• BÜLENT KILIÇ ile
    FOTOMUHABİRLİK
    ÜZERİNE

    Caner Sürmeli

    Slider Background

AFP fotomuhabiri Bülent Kılıç, son dönemde uluslararası basın camiasında adından en fazla söz ettiren isimlerden biri. Soma’da, Ukrayna’da, Kobani’de çektiği fotoğraflar dünyanın önde gelen gazetelerinin kapaklarında kendine yer bulurken, bu verimli yıl, Time dergisinin Kılıç’ı yılın fotomuhabiri seçmesiyle taçlandı.

Bülent Kılıç’la fotoğraf üzerine sohbetimiz, kendi akışı içinde Türkiye’de fotomuhabirliğin ve gazeteciliğin konumu ve devletin şiddet ve sansür baskısına odaklandı.

Caner Sürmeli

Sizin hikâyenizle başlayalım. Kendinizden bahseder misiniz?

Bülent Kılıç

Kendimden çok bahsetmeyeyim. Kabaca sıralarsam, Ege Üniversitesi’nde okurken gazeteciliğe başladım. Öğrenciyken ilk önce Evrensel Gazetesi’nde başladım. Daha sonra birkaç dergide çalıştım. Ardından bir seneye yakın Birgün Gazetesi’nde çalıştım. Business League Ekonomi dergisinde fotoğraf çekmeye başladım. Ondan sonra stajyer düzeyinde Fransız Haber Ajansı’na (AFP) başladım. Uzun seneler AFP’de çalıştıktan sonra orada yönetici, yani fotoğraf temsilcisi oldum. Şu anda hâlâ AFP’ye bağlı çalışmaktayım.

Gezi kurbanlarından,
Berkin Elvan’ın cenazesi sırasında
polis darbesiyle yaralanan genç bir kadın.


Bülent KILIÇ - İstanbul, Mart 2014
Divider Background


Caner Sürmeli

Bu işin alaylısı çoktur bizim ülkemizde. Siz okullusunuz anladığım kadarıyla.

Bülent Kılıç

Ben öyle bir ayrım görmüyorum. Böyle bir ayrımdan ziyade, zaten Türkiye’de foto muhabirlik eğitimi verilmiyor. Herhangi bir okulda iletişim okumak ise benim için zaten bir kriter değil.

Dünyada tanıdığım önemli fotomuhabiri arkadaşlarım da -son birkaç senede ön plana çıkmış, benim kuşağımda olan büyük foto muhabirleri bunlar- genelde sanat okulu okumuşlar. Daha doğrusu, birtakım yollar belirlemiş herkes. Fotojurnalizm eğitimi her yerde yok ama bir sanat okulu okuma periyodu koyuyorlar ve kendilerine bir eğitim süreci yaratıyorlar. Bir arkadaşım makine mühendisliğini bırakıp bu işe başlamış, öğretmenliği bırakıp bu işe başlamış olan da var. Ancak o bahsettiğim eğitim süreçlerini belirlemişler. Dünyanın en önemli stüdyosunda gidip altı ay eğitim alan da var, İspanya’nın sanat okuluna gidip bir sene eğitim alıp üzerine sosyoloji okuyan da var. Kendilerini bir şekilde yapılandırmışlar.

Alaylı-okullu durumu benim için bu. Yoksa adliye önü muhabirliği yapıp foto muhabirliğine devam etmiş falan bunlar benim için çok önemli şeyler değil. Herkes yapabiliyor sonuçta. Herkes de çekiyor fotoğrafı, burada bir sıkıntı yok. Makineler saniyede dokuz kare basıyor. Basarsın çeker, ama kendini nasıl eğitmiş o önemli. Kimse kimsenin kendini nasıl eğittiğine bakmasa da, herkes çekilen fotoğrafa baksa da, foto muhabirlerinin kendilerini yetiştirmeleri bence önemli.

Türkiye’de de şöyle bir şey var. 90’larda insanları gazeteciliğe genelde adliye ve hastane önünde başlatırlardı. O kuşak çok doğru sağlıklı gazetecilik yapmıyordu maalesef. Bazı ahlaki ve ilkesel durumlara pek riayet etmiyorlardı. Kendileri de zaten bunu bir şekilde tartışıyorlardır. Zaten onların dönemi bitti artık. 2000’lerin başında bitti. 2000’lerde fotojurnalizm olgusu Türkiye’de yavaş yavaş oturmaya başladı. 90’larda yoktu böyle bir şey. Anadolu ajansının fotoğraf servisi vardı ama hak getire yani… Foto muhabirliği olgusu Türkiye’de 2000’lerde oturmaya başladı. Bu sadece burada da değil, foto muhabirliğine dair 2000’lerle birlikte aynı şekilde İngiltere’de de başka bir dönem yaşandı.

Dijitalden önce Türkiye’de duayen foto muhabirleri de vardı tabii ama dijital makinalarla beraber farklı bir süreç yaşandı diyebilirim. Bir kere fotoğraf daha çok görülmeye başlandı. Bu dönemde foto muhabirlerinde yanlış bir algı oluştu, “herkes fotoğraf çekiyor, eyvah bu iş ölüyor” diye. Ben hiçbir zaman böyle düşünmedim. Herkes fotoğraf çekiyorsa, nitelikli fotoğrafın değeri daha iyi anlaşılabilecek demektir. Sen de profesyonel bir fotomuhabiri olarak bu durumdan payını alacaksın. Herkes fotoğraf çekiyor da herkes senin çektiğin fotoğrafı çekemiyor ki…

Yumurtalık köyünden çekilen bu fotoğrafta
IŞİD militanları Türkiye sınırı yakınındaki Tilsehir tepesinde
hava saldırısı ile vurulurken yakalanmış,


Bülent Kılıç - Suriye, 23 Ekim 2014
Divider Background


Caner Sürmeli

Madem laf açıldı, sizin de söylediğiniz gibi teknolojinin ilerlemesiyle foto muhabirliğinin bitme noktasına geldiği söylenirdi hep. Gerçekten de 1980’lerden 2000’lere kadar foto muhabirliği zor bir dönemden geçti. Ancak Teknolojinin bir kez daha değişip ilerlemesi, fotoğrafın dijital hale gelmesi ve sosyal medyanın oluşması, süreci biraz değiştirmiş gibi.

Bülent Kılıç

Mesela Instagram denen bir şey var. Binlerce insanın artık iyi fotoğrafa, kaliteli fotoğrafa dair algısı oluştu. İnsanların göz zevki gelişti, görsel zekâsı gelişti. Ama bu ilerlemenin bazı önemli sıkıntıları da oluştu. Artık tekelleşme var, üç tane büyük ajans var, bunların fotoğraf servislerinde çok iyi fotomuhabirleri çalışıyor. Gazeteler de artık butik ajanslara veya spesifik çalışan ajanslara çok fazla yönelemiyorlar. Sonuçta üç ajanstan da deli gibi fotoğraf geliyor. Eskiden bir SIPA vardı mesela. Başka büyük ajanslar da vardı ama SIPA ile yarışamıyorlardı. Filmlerin ilk uçakla Lübnan’dan Paris’e gönderildiği dönemler. Şimdi bakıyorsunuz Fransız Haber Ajansı, Reuters, Associated Press, bu ajanslar varken SIPA bunlarla yarışamaz. Gamma bunlarla yarışamaz. Zor.

Öte yandan, bu işin mastırı olmuş büyük fotomuhabirleri bir araya gelip kendi ajanslarını kuruyor artık. Örneğin Noorimages gibi. Bu ajansta Yuri Kozyrev gibi, Kadir van Lohuizen gibi önemli fotomuhabirler var. Bu ajansın hedef kitlesi de yönelimi de farklı. Gazete, dergi kovalamaktan ziyade zaten o büyük fotografçıların yaptığı işleri kitap halinde vb. yollardan satıyorlar. Ya da workshop’lar yaparak bir şekilde kendilerini çeviriyorlar. Hem de böylece yaptıkları fotomuhabirliğinin değerini de koruyabiliyorlar. Seven Photo var, Noorimages var. Böyle bir yönelim de var artık.

Hükümet karşıtı maskeli protestocu
Kiev bağımsızlık meydanında beklerken


Bülent Kılıç - Kiev, 23 Şubat 2014
Divider Background


Caner Sürmeli

Teknolojinin gelişmesi haberciliği de değiştirmiş durumda.

Bülent Kılıç

Dediğim gibi, görsel olarak insanları geliştirdi ama ekonomik düzeyde tekelleşmeye sebep oldu. Özel fotoğraf ajanslarının yaşama şansı kalmadı. Eskiden, düşünün, Ruanda’da toplu bir katliamı çektiniz, o fotoğrafın New York’a ulaşması 2-3 gün sürer. İnsanlar arasında yayılıp etki bulması 4-5 günü bulurdu. Şu anda bu süre 2 saat. Sadece internet çeken bir alana gitmeniz yeterli.

Suriye’de biz çalışırken işte, 10-20 km çıktığımızda Türkiye sınırına doğru internet çekmeye başlıyor o andan itibaren fotoğraflar gidiyor. 1 saat sonra çektiğin fotoğraf New York Times’ın birinci sayfasında, yani sen hâlâ içerdeyken adamlar orada sayfayı basıyorlar. Eski savaş koşullarında böyle şeyler imkânsızdı.

Ama bazen bu rahatlık da beni korkutuyor, şimdi Suriye’de adamlar kesmiş, engellemiş interneti. Yarın Türkiye’de de interneti keserlerse ne yapacaksın? Ya da makineler dijital, iki hafta elektrik kesildi ne yapacaksın? Makineyi nasıl şarj edeceksin? Bir de böyle bir sıkıntısı var. Bunları ben arada kendi kendime düşünüyorum. Benzer şeyler yaşadığım için Suriye koşullarında, şurada burada. Bunları düşünmüyor değilim. Mesela Gezi olaylarında interneti keserler diye düşündüm. Uydu üzerinden kullanabileceğimiz aletler var, onları kullanırım falan diye hesaplar yapıyordum kafamda. Veya Allah göstermesin deprem olabilir, tüm sistem çökebilir.

Bir Rus yanlısı ayrılıkçı
evcil bir kedi yavrusuyla


Bülent Kılıç - Ukrayna, 22 Temmuz 2014
Divider Background


Caner Sürmeli

Genel bir değerlendirme yapacak olursak Türkiye’de medyanın fotoğrafı kullanımını nasıl değerlendiriyorsunuz. Avrupa ve dünya basını ile kıyaslarsak sizce ne durumdayız?

Bülent Kılıç

Hiçbir şey bilmiyorlar. En başında, fotoğrafın altına imza atmıyorlar. Zaten gazetelerin birinci sayfaları pazar yeri gibi. İlginç bir şekilde Posta Gazetesi bazen fotoğrafı tek sayfa olarak kullanıyor, çok hoşuma gidiyor benim ve altına imza da atıyor. Beklemediğim bir performans onlardan. Ancak birçok gazete imza bile atmıyor. Fotoğrafı kırpıyorlar falan. Gerçi onlar beni ilgilendirmez, artık o fotoğraf onların ürünü, istediği gibi kullansın. Onun birinci sayfasındaki sayfa düzeni onu ilgilendirir. Bazı fotoğrafçılar hep söylenir böyle mi kırpılır vs. diye. O artık onun ürünü istediği gibi kırpar.

Fotoğrafın nasıl kullanılması gerektiği zaten ortada. Siz Guardian’ın nasıl fotoğraf kullandığını görseniz. İki defa benim fotoğrafımı, tam çift sayfaya bastılar. Eskiden bizde takım posterleri verirlerdi, onun gibi fotoğraf bastılar iki tam sayfaya.

Şöyle bir tartışma yapmışlardı bir ara, fotoğrafsız gazete nasıl olur diye. Le Monde öyle basmıştı bir gün gazetesini. Sadece yazıdan oluşan şekilde basmıştı. O güzel bir anlatım oldu, insanlara fotoğrafın değerini anlatması için güzel bir örnek olmuştu. Çok eski gazetelere bakıyorum, çizerlermiş, kalemle çizerlermiş. Olayı anlatıyorlar, falanca yerde işçiler esnaf ayaklandı falan barikatta adam elde bayrak… Çiziyorlar. Düşünebiliyor musunuz? O duyguyu okuyucunun kafasında canlandırabilmek için çiziyorlar.

Polisle çatışmalar sırasında
sırasında yanan barikatların arkasında alev alan göstericiler


Bülent Kılıç - Ukrayna, 20 Şubat 2014
Divider Background


Caner Sürmeli

Peki, foto muhabirlerinin çalışma koşulları ne durumda?

Bülent Kılıç

Hiç iyi değil. Birçok arkadaşımız sigortasız, birçoğu basın sigortası olmadan çalışıyor. Şimdi ülkemizdeki durum da çok komik zaten. 212 diye bir kanun var bu gazeteciler için çıkarılmış bir kanundur. Bir tanesi kalkıp bir basın toplantısında gazetecilere, kaç kişi 212’li diye sorsa, herhalde işe nerden başlanılması gerektiği o anda çıkar ortaya. Çünkü gidiyorsunuz bir yere haber yapmak için, size sarı basın kartını göster diyorlar. Sarı basın kartının olması için de 212’li olman gerekiyor. Kardeşim 212’li olup olmamak benim elimde değil ki... Beni gazeteci diye burada çalıştırıyorsun. Soruyor musun patronuma “bu adama basın sigortası yapıyor musun yapmıyor musun” diye? Hayır, derdin o değil çünkü.

Sarı basın kartın varsa gazetecisin, yoksa değilsin. Böyle saçma bir algı olabilir mi? Sarı basın kartı ben de taşıyorum ama onun olayı bambaşka. Sarı basın kartı başbakanlık akreditasyon kartıdır. Bunu arayın sorun araştırın, sarı basın kartı nedir ne anlama gelir diye. Bulacağınız cevap, sarı basın kartı Başbakanlık akreditasyon kartıdır. Kimsenin gazeteci olup olmadığına sarı basın kartına sahip olup olmamasıyla karar veremezsiniz.

Buna devlet de karar veremez. Sokaktaki adamın gazeteci olup olmadığına devlet karar veremez. Bağımsız bir kurum karar vermelidir. Tıpkı Avrupa’da olduğu gibi, tıpkı kimin doktor olacağına, kimin avukat olmadığına barosu bağımsız bir yapısı karar veriyorsa gazeteciler içinde öyle olmalı. Zaten kimseye bir şey demiyorlar. Herkes gazeteci olabilir bakın, ama biraz daha rahat koşullarda olabilmen için polis gelip seni itip kaktığında kartını gösterip, orada görevde olduğunu belirtmen için illa ki bir şey taşımak zorundasın. Bunu da bir şekilde şurada burada kurullar veriyorlar.

Ülkemizde, “sarı basın kartın var mı, yok, o zaman çık dışarı”. Bir, gazeteci olup olmadığını o kart belirlemez. İkincisi, hadi mevcut hukuk üzerinden tartışırsak, siz gazeteci olarak bir olay yerinde bulunurken orada kamu görevi yapıyorsunuzdur. Sizin göreviniz oradaki olayı topluma anlatmaktır. Polisin görevi nedir, güvenliği sağlamaktır. Yani polis de siz de kamu görevi yapıyorsunuz. Yarı resmi düzeyde de olsa kamu görevi yapıyorsunuz. Ama bunu kimse kalkıp güvenlik güçlerine anlatamıyor. Anlatmak istemiyor. Amerika’da Fransa’da polis sizin kamu görevi yaptığınızı bilir. Orda da dayak yiyebilirsiniz, ama en azından oralarda gazetecilik budur diyebiliyorsunuz.

Gazeteci kimsenin itip kakacağı adam değildir. Hatta polisten jandarmadan daha önde bir görevi vardır. Onların görevi ne? Gazeteciyi itmek kakmak, alanı korumak, şu bu falan… Yeri geldiğinde de olay yerini örtmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bunu hepimiz biliyoruz. Ama gazetecinin görevi çoğu zaman orada güvenlik görevlilerinden çok daha önde olur. Sağlık ve itfaiyeden geride kalsa da hemen arkasından gelir. Bizler zaten çatışma alanına gidelim demiyoruz, çatışma alanına gidin ne yapıyorsanız yapın. Ama bir maden kazası olduğunda, sen orayı vatandaşa açıp gazeteciye kapatıyorsan senin zaten gazetecilik hakkında hiçbir şey bilmediğin ortaya çıkıyor zaten.

Gezi direnişinin yıl dönümünde,
bir adam bir kadını polisten korumak isterken


Bülent Kılıç - İstanbul, 31 Mayıs 2014
Divider Background


Caner Sürmeli

Bunu peki bilinçli mi yapıyorlar?

Bülent Kılıç

Tabii ki bilinçli yapıyorlar. Çektiğin fotoğraf gazetede tam sayfa basılıyor işte memleketin hali diye. Onu vermek istemiyor. Bunun adı sansür.

Soma’da ilk gün hiçbir şey yoktu, ortalık karmakarışıktı, ikinci gün bir şeyler çektik onlar her yerde zaten. Üçüncü gün tamamen uzaklaştırdılar. Arkadaş bir haller ettim uğraştım girdim en sonunda, vatandaşın elinde cep telefonu her şeyi çekiyor, benim kameramı görünce bir bağırtı bir çağırtı, itme kakma. Bu kadarına da gerek yok be kardeşim. Vatandaşı alıyorsun, gazetecileri almıyorsun.

Bu senin gazetecilere aldığın tavrın tamamen bilinçli olduğunu gösterir. Ya kimseyi almayacaksın, ya da gazetecilere hakaret içeren bir tutum sergilemeyeceksin. Beni eleştirirler arkadaşlar. “Her şeyin olması gerektiği gibi olmasını istiyorsun hep öyle konuşuyorsun” diye, biraz da haklılar. Nerede düzgün ki burada düzgün olsun. Avrupa’da biraz daha iyi durumda tabii ki ama…

Sen de stattan çıkışta gazetecilerin yediği dayağı gördün. Oradaki polis gazetecilerin dayak yememesi için bir önlem alıyor mu? Yok. Gazeteciyi döven adamı tutuyor, arkasından bırakıyor. Görüntüde var. Gazetecileri döven adamların akreditasyon kartı yok. Gelip orada gazeteci dövüyor, peki senin güvenliğinden kim sorumlu, polis. Ne yapıyor, dayak yemene göz yumuyor.

Şiddet almış başını yürümüş. Kimse hiçbir yerde görevini yapmıyor. Soma da özel güvenlik gelmiş bizi tartaklayacak. Gittim jandarmaya, bu özel güvenlik dedim, ne yapıyor böyle ya. Sen üniformalısın görevlisin, bu adam kim ya. Karşıma hiçbir resmiyeti olmayan, sokaktan tutup getirilmiş, gangsterden bozma, af edersin öküzün birini koymuşlar. Ve bu öküz sana hakaret etme, seni dövme yetkisini kendinde buluyor. Bu nasıl bir boşluktur ya.

Kartal Adliyesi’nin önünde bir dava izliyorum, Mehmet Ayvalıtaş davası, deri ceketli bir adamı kapının önüne dikmişler, polis adliyenin içinde bekliyor. O adam gelen vatandaşlara “bugün bu kapı kapalı, üst kapıdan gireceksiniz” diyor. Hasbelkader ne oluyor diyene, “hadi lan yürü” diyor. Hatta birine küfür etti, defol git bilmem ne diye. Bu adama gittim siz kimsiniz dedim. Ne soruyorsun dedi. Sen polis misin arkadaş? Sen dedim vatandaşa kapı kapatıp hakaret edemezsin, polisin de hakarete hakkı yok tabii, ortalık bir karıştı, orda amiri buldum ya dedim siz ne yapıyorsunuz?

Düşün yani polis özel güvenliği bu boşluktan yararlanıp bu halde kullanıyor. Üniversitede öğrenci dövdürüyor, Yırca’da köylüyü dövdürüyor, Soma’da gazeteciyi tartaklattırıyor. Eee ne oluyor, polis şiddet kullanmadan, risk almadan sokaktaki ite köpeğe iş yaptırıyor. Bu kadar basit. Ve benim en çok zoruma giden üniversitede öğrenci dövmeleri... Özel güvenliğe kendi öğrencini nasıl dövdürtürsün, böyle bir şey yok ya. Ve maç çıkışında gazeteci dövülmesinin de bundan çok farkı yok. Demek artık gazetecilerin kendi hakları kadar öğrenci haklarına da duyarlı olması gerekiyor. Çünkü o şiddet hepimize yönelik.

Caner Sürmeli

Kobani eylemlerinde o şiddetin toplumda nasıl karşılık bulduğu açıkça göründü.

Bülent Kılıç

E tabii işte, sokakta tek bir cop kullanmadan, tek bir kurşun sıkmadan 35 kişi öldü. Bu da herhalde bir şeylerin provasıydı. Önümüzdeki yıllarda bir ayaklanma vs. olursa herhalde bu taktikler uygulanacak.

Bir Kürt kadın
Suriye sınırında tomadan kaçarken


Bülent Kılıç - Şanıurfa, 22 Eylül
Divider Background


Caner Sürmeli

Güvenlik konusunda neler yapmak gerekir. En azından siz kendi güvenliğinizi nasıl sağlıyorsunuz. Nasıl refleksler geliştirdiniz bu tarz muamelelere karşı?

Bülent Kılıç

Bir kere sinirine, haline tavrına hâkim olmak zorundasın. O biraz da şans tabii. Geçenlerde Suruç’ta bir askerle kavga ettim. Ben fotoğraf çekerken objektifimi tutuyordu. Sen benim kameramı tutamazsın. Buna yetkin yok. Düşün bir de her yerde hukuk dersi veriyoruz millete. Neyse tartışma falan derken biri daha geldi ben uzman çavuş sanıyorum, adam binbaşı çıktı ve hakkını yemeyim o biraz halden anladı. Sonrası zaten karşılıklı anlaşabileceğimiz bir düzeyde geçti. Ama bir gün sonra başka bir albayla tartışıyorum, albay bana “fotoğraflarınıza bakabilir miyim” diye sordu. Bakamazsınız dedim. “Ancak savcılık kararıyla bakabilirsiniz. Ve mahkeme kararı ile bu fotoğraflar silinebilir ya da başka bir müdahalede bulunabilir” dedim. “O zaman biz savcılığı arayalım sizi gözaltına alalım” dedi. Buyurun alın dedim. Ne gerekçeyle alıyorsanız buyurun alın. Ya işte kem küm, biraz daha muhabbet ilerledi, “ya işte siz telefonlarınızı verin de biz gerektiğinde sizi arayalım”. Hangi gerekli durumda beni arıyorsunuz yahu! “Ya işte yanlış anlıyorsun, fotoğraflarınızı verin de biz kendi istihbarat dairemizle paylaşalım” falan filan. Ya kardeşim karşındaki albay, sana yaptığı muameleye bak, pasif ajanlık teklif ediyor. Gözaltına alma tehdidi tutmayınca… Adam albay ama gazetecinin haklarının farkında bile değil. Ben AFP’nin muhabiriyim bana diyor ki fotoğraflarını bizimle paylaş. Bunun denmeyeceğini bilmesi lazım bir kere. En son da hâlâ diyor ki size araba verelim bu kadar yolu yürümeyin. Lütfen artık bu muhabbeti bitirelim ve biz de gidelim dedim.

Başka bir gün tartışma yine, bir uzman çavuş bana hakaret etti, tartışma çıktı falan, albay geldi, bu ne hal ya dedim, bana hakaret ediyor. O sırada hala uzman çavuş iteliyor beni. Albay da dönüp demiyor ki sen ne yapıyorsun bi’ dur. Albayın yanında uzman çavuş, gazeteci olarak gördüğünüz hakarete bak ya. Bana diyor ki onun adına sizden özür dilerim. Benden onun adına özür dileme dön adamına emir ver bir şey yap.

Caner Sürmeli

Suruç’ta bir fotoğraf çekildi. Eller tetikte Türk askeri sınırda bekliyor diye. Kimlerin çekip çekmediğini bilmiyorum açıkçası, daha sonra da başka bir haber ajansında onun bir mizansen olduğunu ortaya koyan, üç askerin yatırıldığı, foto muhabirlerinin başına çöreklendiği bir fotoğraf yayımlandı…

Bülent Kılıç

Ya o durum bir rezaletti. O fotoğrafı ben de çektim, nasıl çektim? Hem sınıra doğru mevzilenmiş bir durum vardı, hem de diğer tarafa mevzilenmiş bir durum vardı. Gelip gazeteciler bu fotoğrafları çeksin diye yapılıp yapılmadığına dair bir fikrim yoktu tabii. Ben bir kare fotoğraf çekip, bunun bir mizansene dönüşebileceğini ya da gazetecilerin orda insanların gözünün önünde rezil bir duruma düşeceğini tahmin edip çekildim oradan. Uzaktan da bütün gazetecilerin birkaç askerin üzerinde olduğu fotoğraf bende de vardı. Ama o fotoğrafı geçmedim, kullanmadım. Birkaç saat sonra gazetecilere saldırdılar zaten. Dicle Haber Ajansı fotoğrafı çekip kullanınca, BBC’nin aracı kırıldı, bir fotomuhabiri arkadaş yumruklandı.

Kiev’in bağımsızlık meydanında çatışmalar sırasında
ölen bir göstericinin cenazesi için toplanan insanlar


Bülent Kılıç - Ukrayna, 22 Şubat 2014
Divider Background


Caner Sürmeli

Neden saldırıldı?

Bülent Kılıç

İşte o fotoğraflardan dolayı, Twitter’da fotoğraflar yayılınca, gazetecilerin burada manipülasyon yaptığını düşünen kişiler gazetecilere saldırdı. Saldırıyorsun ama BBC’den ne istiyorsun? BBC’nin orada olması senin tam da istediğin durum aslında. Hedef gözetmeden saldırdılar.

Tabii gazetecilerin yaptığı da çok uygun değildi. Bir tane askerin üzerinde dört tane fotomuhabiri üç tane kameraman, hoş değil yani. Bütün haberler bu şekilde yapılıyor sonucu çıkmasın bundan. Gazetecilere saldırmak için de kesinlikle bir gerekçe değil. Çünkü herhangi bir hak gaspında yine o insanlar o hak gaspını fotoğraflıyorlar. Sansür uygulanıyor ya da yayımlanmıyor, orası ayrı.

O fotoğrafın başka bir versiyonunu ben de birkaç kare çekip servis ettim. Yaptığım iş yanlış bir şey değildi, diğer ajanslarla olan rekabetle alakalı. Ama onu o kadar uzatmanın, on kişi bir askerin üzerine toplanmanın da bir âlemi yoktu. Medya mensuplarının dakikalarca bir askerin üzerinde durmasının anlamı yoktu. Artık bu kadarı da suyunu çıkartmak oluyor..

Mesela başka bir şey anlatayım size, Anadolu Ajansı, polis kucağında Suriyeli mülteci çocuk fotoğrafı kovalıyordu, bir başka ajans da asker kucağında mülteci bebek fotoğrafı kovalıyordu. Bizim güvenlik güçlerimiz de devletin sıcak yüzünü göstermek için hemen çocuğu kucağa almalar, falan… Benim hoşuma gitmiyor bunlar. Oradaki durumu sahiplendiğini gösteren fotoğraflar değil bunlar..

Mesela ben ilk gittiğim gün, bir asker, üzerinde silah, çocuğu seviyordu, o fotoğrafı çektim, ama asker o görüntüyü vermek için o hareketi yapmıyordu. O fotoğrafı ben yakaladım. Birkaç gün sonra başka bir asker aldı çocuğu kucağına, gazetecilere gösterebilmek için göstere göstere dolaştı. O fotoğrafı çekmedim. O fotoğrafı yakalamadım, o yakalanacak bir şey değildi. O bize yapılan bir reklamdı. Gerçek bir an değildi o. Kimse de bana bu fotoğraf yok diye bir şey demez. Zaten bir fotoğrafın değeri baktığın zaman anlaşılıyor. Aynı fotoğraf AA’da, AP’de. Reuters’ta da var. Aynı asker, aynı kız çocuğu, aynı fotoğraf. Anlaşılıyor neyin ne olduğu..

Tabii devlet o şekilde mesaj verebilir, bu şekli tercih edebilir, ancak yapılma şekli benim çok hoşuma gitmiyor. Çok gerçekçi gelmediği için çok fazla girmiyorum. Gidip kamplarda tırlarla yapılan yardımı çekmek benim daha çok işime geliyor. Veya kamplarda çocuklara aşı yapılırken çekmek bana daha gerçekçi, daha doğru geliyor. Sonuçta gerçek yardımlar onlar. Gerçek şeyler. Suruç’ta doğru düzgün kamp yoktu. AFAD bir şeyler gösteriyordu ama ben adam akıllı bir yardım görmedim. Ben çekmeyi tercih etmiyorum diye kimse bir şey kaybetmez ama ne olur, zaman zaman böyle kötü durumlara düşebilirsin. On tane gazeteci bir askerin üzerinde yakalanırsın, her zamanda tutmaz yani.

Soma’daki maden kazasından
kurtulan oğlunu öpen adam


Bülent KILIÇ - 13 Mayıs 2014
Divider Background


Caner Sürmeli

Bu olumsuzlukların düzelmesi adına mesleki anlamda örgütlülük kritik gibi duruyor? Siz ne dersiniz?

Bülent Kılıç

Ben umudum yok demiyorum umudum var ancak ortam gazeteciler açısından çok kötü. Ama doktorlar, öğretmenler açısından da çok kötü. Şiddet toplumu sarmış durumda. Doktorlar nasıl dayak yiyor acil serviste, aynı şey bizim içinde geçerli. Gazetecileri döven adam 2 saat sonra serbest, verilen ceza ise stada girmeme cezası. Yahu o adam taraftar değil ki zaten. O adam gangster. Oraya girmese ne olacak. Ayrıca git bir maç sonra o adamı Fenerbahçe maçında stadın kapısında gör. Eminim bundan yani.

Biz toplumda birilerini kötü göstermek, birilerini iyi göstermek için bir şey yapmıyoruz. Biz toplumda kuralların ne kadar uygulanıp, ne kadar uygulanmadığını göstermek için bu işi yapıyoruz. Bir yerde yanlış bir şey yapılıyorsa bunun düzeltilme şansı biziz. Soma’daki olay biz olamasak yine görünürdü ama bu kadar etkili bir şekilde görünmezdi. Bu kadar vurucu şekilde görünmezdi..

Bir hukuk devletinde, basın bir yerde bir açık bulduğu zaman gider onu düzeltir. Basın da zaten o açıkları bulabilmek için vardır. Hak gasplarını yakalayabilmek için vardır. Devletimizin ise basın gösterince, biz düzeltelim kafasıyla baktığına inanmıyorum. Bu gün medyanın, basının olmadığı bir Türkiye düşünün. Ne olur, herkes her istediğini yapar. Herkes her yerde hak gaspına uğrar değil mi, demek ki demokratik bir düzenin olması için medyanın sağlıklı bir şekilde çalışması lazım. Ve bir hukuk devletinin devam etmesi için medyanın özgür ve sağlıklı bir şekilde çalışabilmesi lazım. Türkiye’de bence bu bitti. Var mıydı derseniz biraz bir ara uyanmıştı, işte Avrupa Birliği’ne yaklaşma süreçlerinde...

Caner Sürmeli

Penguen basını… Toplum aslında bunun farkına Gezi Direnişi’yle birlikte vardı? Gazetecilerin ne kadar önemli olduğunun…

Bülent Kılıç

Aynen öyle. Ne kadar önemli olduğunu ve üzerlerine bir iş düştüğünde topluma nasıl yüz çevirdiğini de gördü.

Caner Sürmeli

Dediniz ya doktorlarda dayak yiyebiliyor, ama bunun üzerine Tabipler Odası çıkıp şiddetli bir basın açıklaması yapabiliyor. Mesleklerini ve kendilerini korumak adına bir örgütlenmeleri mevcut. Gazetecilerde bunu görme şansımız var mı? Siz ne düşünüyorsunuz?

Bülent Kılıç

Artık yandaş medya denen bir yapı var. Diğer medya da zaten…

Tabii mesleki örgütlenme şart, en azından bizim foto muhabirleri olarak iyi kötü bir derneğimiz var ama emin ol kimsenin umurunda değil. Gezi Direnişi’nde dayak yiyenler, gözaltına alınanlar, alınış şekilleri… İtalyanlar, Fransızlar falanlar filanlar… Ve bunların hepsi birilerinin çıkıp “ey CNN, ey BBC, ey Reuters” la başlayan cümleler kurmasından sonra oldu. Bunu hepimiz gördük. O yüzden bizim de durumumuz hiç kolay değil.

Herkes hukuka kanuna uysun, değil mi? Bunun uygulayıcısı, koruyucusu kim? Mahkeme, polis, jandarma… Ama bakıyorsun polis gazetecinin dayak yemesine göz yumuyor, mahkemede döveni serbest bırakıyor. Bir kere biz kamu görevi yapıyoruz. Haber verme durumu bazı noktalarda ilk yardımdan sonra ilk sırada geliyor. İlk yardımı olay yerine kim alıyor polis. Bizi kim almıyor, polis. Özel olarak herkesi alır ve bizi almazsan bu senin medyaya gösterdiğin tutumu gösterir. Uyguladığın fiziki sansürü gösterir. Tabii bizim de mesleki olarak dayanışmamız gerekir, zaman zaman yapıyoruz ama sonuçlarını pek alamadığımız için şu an için umutsuz bir tablo var.

Caner Sürmeli

Caner Sürmeli
Ocak 2015