soL
  • SURİYE
    TERÖR KONFERANSI GÖZLEMLERİ:

    “Çölün Tanrısına karşı kararlı mücadele”...

    Mustafa K. ERDEMOL

    Slider Background

24-25 Temmuz tarihleri arasında Şam’da gerçekleştirilen “Tekfirci Teröre Karşı Uluslararası Medya Konferansı” nı izlemek için Suriye’deydim. Suriye’de ülkeyi kan gölüne çeviren cihadçı gruplardan resmi olarak “tekfirci” diye söz ediliyor. Bu, İslamın genel kurallarına uymadığını düşünen Müslümanları “kafir” ilan edenleri tanımlayan bir sözcük. Ülke medyasında da halk arasında da cihadcı saldırganlar bu sıfatla anılıyorlar.

Şam’da Devlet Başkanı Beşar Esad himayesinde düzenlenen söz konusu konferansın adında bu sözcüğün geçmesinin nedeni bu. Yapılanları İslam adına yapılmış kabul etmiyor Suriyeliler. Buradan yola çıkılarak Suriye’de dini terminolojiyle konuşulduğu sanılmasın. Son derece laik bir devlet/toplum olan Suriye’de rastlanmıyor bu tür bir üsluba.

HİZBULLAH’IN YURDUNDAN GEÇERKEN



Daha önce de gittiğim Suriye’ye bu kez Lübnan üzerinden girdim. İstanbul’dan Beyrut’a, oradan da karayoluyla Şam’a. Kısa bir güzergah olmasına rağmen benim açımdan bir hayli etkileyiciydi. Emperyalizmin kışkırtmasıyla birbirine düşmüş değişik dinlere, mezheplere mensup, farklı milletlerden grupların kan gölüne çevirdiği 14 yıl sürmüş bir iç savaşın yaşandığı Lübnan topraklarında olmak heyecan vericiydi. Hıristiyan ya da Müslüman tam 22 mezhebin birbirine düştüğü bir savaştı bu. Mezhep bolluğuna bakar mısınız. Tam 400 yıl Osmanlı boyunduruğu altında yaşayan Lübnan için Cevdet Bey Tarihi’nde “Nuh’un Gemisi” denmesi boşuna değil. Bu talihsiz ülke Fransızların kışkırtmasıyla 1861’de bir iç savaş yaşamıştı. Bindiğimiz araçla Beyrut sokaklarından geçerken aklımda karmakarışık halde, bazı isimler dolandı durdu. Benim kuşağımın, özellikle Ortadoğu’yla ilgilenenlerinin hep duydukları isimlerdi aklımdan geçenler. Unutmamışım demek ki. Süleyman Franjiye, Beşir Cemayel, Emin Cemayel, Pierre Cemayel, Mişel Aun, Kamil Şamun, Velid Canbulat. Hepsi de bu talihsiz ülkenin çoğu uğursuz rol oynamış figürleriydi. Sonra hep duyduğumuz Şii Emel Hareketi ile Lübnanlı Falanjistler geldi aklıma. Arapçası Hezb al-Kata'eb al-Loubnaniyya olan Lübnan Falanjistleri Hıristiyan sağcı bir partiydi. Kurucusu olan Pierre Cemayel (torunuyla aynı adı taşıyor) 1936 Berlin Olimpiyatları’nda gördüğü Nazilerden çok etkilenmiş, o nedenle partisinin üyelerine tıpkı Naziler gibi kahverengi üniformalar giydirmişti. Aptal bir Nazi karikatürüydü bu zat. Falanjist ne demek diye hep merak ederdim. Bu Yunanca’dan gelen bir kelime aslında, Kıta, Tabur anlamlarına geliyor. Sözüm ona bu parti laikti ama Katoliklik adına kan kusturdu Lübnanlılara. İç savaşın kıvılcımlarından biri kabul edilen bir otobüs katliamına karıştığını da anımsıyorum. Öyle bir coğrafya ki, Hıristiyanı da Müslümanı da aynı derecede fanatik olabiliyor.

Divider Background

Şimdi bu isimler ne yapıyor, nerededirler merak ederim. Dönüş yolunda Beyrut Refik Hariri havalimanında Fransızca bir gazetede Lübnanlı Dürzi lider Velid Canbulat’la ilgili bir habere rastladım. Fransızcam olmadığı için ne yazdığını okuyamadım ama fotoğrafı görünce bir tuhaf oldum. Tabii ki yaşlanmış. Ama hala değişmemiş olan o uzun, muhteşem burnu, uzun suratı, iri gözleri, komik bıyığıyla bu adamın ünlü İtalyan romancı Alberto Moravia’nın karısını nasıl baştan çıkardığını anlayamamışımdır. Canbulat, o kanlı yıllara böyle bir aşk(!) macerası da sığdırabilmişti. Yıllardır Lübnan İlerici Sosyalist Partisi’nin başındadır bu adam. “Sosyalist”liği falan da yoktur tabii.

Bir zamanlar Lübnan’da fırtına gibi esen Şii Emel Hareketi ise etkisini yitirmiş, varla yok arası bir halde. Militanlarının çoğunu, Kuran’daki Maide Suresi’nin 55.-56. ayetlerinden esinlenerek kendine Hizbullah adını veren örgüte kaptırmış durumda. Hizbullah’ın şimdiki lideri Hasan Nasrallah da Emel Hareketi’nin üst düzey yöneticilerindendi. Bir dini hareket olmasına rağmen Emel hareketi aslında son derece laik kabul ediliyor. Üyelerinin yaşam tarzlarının tümüyle laik olduğundan söz ederler.

Her karesini aklıma kaydetmeye çalıştığım Beyrut sokaklarından geçerken aklımda olanlar bunlardı. Lübnan artık Hizbullah’ın ana vatanı. Geniş caddelerindeki elektrik direklerinde sarıklı, cüppeli, sakallı kişilerin portrelerini gördüm. Kim bunlar? Neden asılı o portreler oraya? Hepsi Hizbullah şehidiymiş.

FEYRUZ’SUZ LÜBNAN OLMAZ



İnsan tuhaf oluyor. Din, mezhep, ırk çılgınlığının mahvettiği Lübnan’da, Beyrut sokaklarından geçerken aklına Feyruz gelmez mi insanın? Her dinleyişimde tüylerimi diken diken eden Li Beyrut şarkısı geliyor aklıma tabii. Bilebildiğim kadarıyla mırıldanıyorum. Sözleri çok etkileyici, hüzünlendiricidir. Bu coğrafya hüzün coğrafyası. Direnişin olduğu kadar hüznün de yurdu. Li Beyrut’u Feyruz’dan dinleyin mutlaka. Karşınızda Beyrut manzarası da olursa iyi olur:

Divider Background

HİZBULLAHÇI ŞOFÖRLERİMİZ



Bizi Suriye sınırına kadar götürecek aracın iki şoförü gencecik iki çocuk. Ali, kırık dökük İngilizcesiyle konuşuyor bizimle. Daha 22 yaşında. Kalemun cephesinde dört yıl savaşmış, kolunda kurşun yaraları var. Yani 17 yaşındayken çatışmalara girmiş biri o. Lübnan böyle bir yer.


Nasrallah
Nasrallah

Hizbullah, Lübnan’da “devlet içinde devlet”. Tüm Hıristiyanlar için de Müslümanlar için de ülkede hem güvenliğin hem ulusal birliğin garantisi kabul ediliyor. Kiliseleri, sinagogları koruduğunu, kurduğu yardım ağıyla sosyal projeler hayata geçirdiğini bilmeyen yok. Ama Hizbullah’a rağmen Lübnan siyasetinin istikrarlı olduğu söylenemez. Ülke hala karışık. Küçük bir kıvılcım bu ülkeyi yine ateşe atabilir. Ülkenin hala bir Cumhurbaşkanı yok. Bir uzlaşma olmadığı için parlamento seçebilmiş değil hala.

Dönüş yolunda çöp dağlarının arasından geçtik. Yanımdaki emekli Ürdünlü general, Başbakan Tammam ile Beyrut Belediye Başkanı arasındaki anlaşmazlık yüzünden çöplerin aylardır toplanamadığını söylemese, hissettiğimiz yanık kokusunun kent sakinlerince yakılan çöplerden değil, zaman zaman çıkan çatışmalardan sonra baş gösteren yangınlardan geldiğini sanacaktım.

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) Lübnan’da da tutunmaya çalışıyor. Şimdilik zor. Ben oradayken Hizbullah’ın, önemli bir IŞİD komutanını öldürdüğü haberini duydum.

ŞAM’A DOĞRU



Beyrut’un olağanüstü yokuşlu olan yolundan aşağıya indikten sonra Beyrut geride kaldı. Suriye sınırına geldik. Hizbullahçı şoförlerimiz bizi sevgiyle uğurladılar. Şimdi Suriye topraklarındayız. Beyrut- Şam karayolunda ilerleyerek Şam’a ulaşacağız. Gece iyice bastırdı. Yolda araç yok denecek kadar az. Tek tük otomobil, kamyon ışıklarına rastlıyoruz. İn cin top oynuyor. Ama burası güvenli bir yol. Suriye ordusun kontrolünde. Cihadcı grupların vur kaç eylemleri olmuyor değil ama korktuğumuz yok tabii ki. Bir saati aşan yolculuktan sonra Şam’a ulaştık. Yine bıktırıcı barikatlarda durdurularak, kontrol noktalarından geçerek otelimiz Dama Rose’a geldik. Yarın dinlenip, sonraki iki gün dünyanın hemen hemen her yerinden akademisyenlerin, terör uzmanlarının, gazetecilerin katılacakları terör konulu konferansta olacağız.

Şam’da bu kez tek bir silah sesi duymadım. Ordu kesin güvenliği sağlamış kentte. Halep’te de durum çoğunlukla ordu lehine. Ordu IŞİD’in elindeki tarihi Palmira kentini kuşatmış durumda. Ancak harekete geçemiyor çünkü IŞİD kentin tarihi sütunların altına mayın döşediği için ordu olası bir tahribata yol açmamak için bekliyor.

Ordunun üst üste başarı kazandığı haberleri geliyordu Şam’da bulunduğum sırada. Kuneytra kırsalında Hadar köyü sakinlerinin de desteği ile Hamriye Tepesi cihadçılardan tamamen temizlenmiş durumda. Burası stratejik önemi olan bir bölge.

HALEP’TE ÖNEMLİ GELİŞMELER



Geldiğimden beri Halep’te durumun ne olduğunu merak ediyordum. Orada da IŞİD’in etkisinin kırılmakta olduğunu belirttiler. Hatta Halep Sanayi Müdürlüğü’nün açıklamaları Suriye medyasında yer aldı. Tamı tamına 2065 adet büyük, orta boy, küçük sanayi işletmesi yeniden üretime başlamış. İki yıl önce Haep’te çok sayıda sanayi kuruluşunun makineleri çalınarak Türkiye’ye götürülmüştü. Suriye’nin bu konuda BM’ye yaptığı bir de başvuru var.

Halep’teki normalleşme yaşamın her alanına yayılıyor. Bir aydan beri yapılamayan basketbol maçları yeniden başladı örneğin.

MÜLTECİ YURDU SURİYE



Bugün Türkiye sokaklarında Suriyelilere saldıranların şimdi içine düştüğü krizden önce Suriye’nin dünya genelinde en çok mülteci barındıran üçüncü ülke olduğunu bilmelerini isterdim.

Şam’da bulunduğum sırada BM Suriye’de Mültecilerle İlgili Görüşme Heyeti Humus kentindeydi.
Şu savaş ortamında bile BM Suriye’den mülteciler konusunda yardım talep ediyor.
Kamuoyumuzun bunu bilmemesi çok acı gerçekten.

Divider Background

Muhammed Ali adlı genç bir psikologla tanıştım. Ülkedeki iç göçten etkilenen çocuklar için rehabilitasyon programları hazırlıyorlarmış. Yeni yaşam koşullarına alışmakta zorluk çeken çok sayıda mülteci çocuğu var çünkü. Olmadım ruhsal sorunlarla karşı karşıya. Terör gruplarına katılanların çocuklarına da psikolojik destek sağlanıyor Suriye’de. “Babalarının günahlarını çocuklarının çekmesinden kimse mutlu olmaz Suriye’de” diyor. Çoğunun altına kaçırma sorunu varmış çocukların. Bir çoğu da asosyalleşmiş durumdalar. Aynı zamanda ailelere de psikolojik destek çalışmaları yürütüyorlarmış. Şu savaş ortamında Suriye yönetimi bu işler için dünyanın parasını harcıyor. BM başta olmak üzere hiçbir kurumdan aldıkları tek bir destek yok.

ESAD: İLK ARAP CUMHURBAŞKANI



Recep Tayyip Erdoğan ile Türk medyasının yandaş yazarları Suriye’nin bir mezhebin kontrolünde olduğunu söylemelerinin ne kadar gerçek dışı bir iddia olduğunu Suriye tarihini bilen herkes anlar. Ülkede bir mezhep ya da etnik ayrımcılık sorunu yok. Hiç de olmadı. Öyle ki ülkenin kuruluşundan beri cumhurbaşkanlarının hepsi köken olarak başka ulusların mensubu. Hafız Esad, ülkenin ilk Arap cumhurbaşkanı örneğin. Cumhurbaşkanları arasında Türk kökenli olanlar da var.

TERÖR KONFERANSI



Şam’da Esad Kültür Sanat Merkezi 20 yıllık bir yapı. Çok da muhteşem. Başkan Beşar Esad’ın krizin en zor günlerinde dünya kamuoyuna mesajlar verdiği ünlü konuşmasını yaptığı yer burası. Binanın giriş katında insanın yüreğini acıtan bir sergi var. Savaş kurbanlarının parçalanmış, yanmış bedenleri ile yıkılmış binaların, paramparça olmuş araçların fotoğraflarından oluşuyor. Savaşın tüm korkunç yüzünü görebilmek mümkün bu acıklı sergide.

Medyamıza pek yansımadı ama konferansa ilgi büyüktü. Rusya, İran, Küba, İspanya, Çin, Türkiye, Afganistan, Pakistan, Mısır, Lübnan, Irak, Cezayir, Fas, Bahreyn, Ürdün, Sudan, Suudi Arabistan, Tunus, Kıbrıs, İngiltere, Almanya, Kuveyt gibi çok sayıda ülkeden 130 kişinin katıldığı konferansta Suriye Dışişleri Bakanı Velid el Muallim ile ülkenin en önemli siyasi figürlerinden, kimilerine göre Esad’dan sonra ikinci kişi olan, Buseyna Şaban da hazır bulundular. Mesleki bir özellik olmalı, öyle tanınmış kamusal figürlere hayranlık duymam. Ama iki üç sıra önümde oturan “yaşlı kurt” Muallim ile tanışmak isterdim. Baba Esad döneminden kalma müthiş bir diplomat Muallim. Dünyayı da, bölgeyi de çok iyi biliyor. Ülke dış politikasındaki ağırbaşlı, sabırlı tutumun mimarı.


Nasrallah
Hafız-Beşar.

Konferansın açış konuşmasını yapan Enformasyon Bakanı Ümran el Zubi çok çarpıcı sorular sordu katılımcılara. “Suriye’den çalınan petrol kimler aracılığıyla, nereye satılıyor? Kim adına, kimlerin hesabına Suriye’nin yıkılması isteniyor?” diyen Zubi, teröre karşı birlik olmanın önemini belirterek Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in terörle mücadele koalisyonu önerisinin tek çözüm olduğunu vurguladı sık sık. Muallim’in konuşması da Türkiye’ye dolaylı mesajdı aslında. Muallim “teröre karşı kararlıkla mücadele edilemezse kalıcı bir çözüme ulaşılamayacağını” belirterek “ABD’nin IŞİD’e müdahalesi bu terörist yapıyı daha da güçlendirdi. ABD bu örgütü yok etmek mi yoksa kullanmak mı istiyor belli değil” dediği konuşmasında bölge ülkelerinin Suriye halkına karşı kurulan komploda yer aldıklarını hatırlattı. Muallim’in adını vermeden Türkiye’yi işaret ettiği cümleleri de şunlardı: “Kısa bir süre önce kimi komşularımızla teröre karşı işbirliği yapabilmemiz mucize sayılırdı ama bizimle yan yana bile gelmeyenlerin bizimle işbirliği yapmaya ihtiyaçları var. Çünkü besledikleri terör artık onlara döndü".

EVET O, BUSEYNA ŞABAN



Suriye ile ilgili yüzlerce haber, makale yazdım. Çoğunda söz etmedim belki ama o haberleri, makaleleri hazırlarken karşıma hep Buseyna Şaban adı çıktı. Müthiş bir kadın. Arap kadının gururu olarak söz ediliyor ondan. Aslında İngiliz dili uzmanı. Yıllarca Hafız Esad’ın tercümanlığını yapan Buseyna Şaban oğul Esad’ın Siyaset, Medya Danışmanı ama bakan sıfatını taşıyor. İkisi Arap kadınlarıyla ilgili olmak üzere bir çok kitabı olan 63 yaşındaki Şaban çok etkili bir siyasi figür. Yalnızca Suriye’de değil, tüm Ortadoğu’da büyük saygınlığı var. İlk kez yakından gördüm. Çok karizmatik biri, konuşmasında da yansıyor bu karizması.

O da yaptığı konuşmada medyanın Suriye ile bölgede yaşanan olaylara bakışını eleştirdi. Dünya medyasının yüzde 90’ının ABD’ye, Arap medyasının yüzde 90’ının da Suudi Arabistan’a bağlı olduğunu belirten Şaban “işte bu medya hem insanlarımızı hem de değerlerimizi öldürüyor” dedi. Önemli bulduğum konuşmayı özetle aktarıyorum:

"KALEM BİZE VERİLDİ, AMA…”


Biz batı medyasını özgür bir medya sanıyorduk. Ama 2003’de Irak işgaline karşı tek satır yazmadıklarını gördük. Oysa Irak’a Birleşmiş Milletler’den izin alınmadan girilmişti. Bunu tek bir batılı yayın organının eleştirdiğini görmedik. Artık batı medyasının özgür olmadığını öğrendik. “Arap Baharı” denilen süreçte batı medyasının neler yaptığına da tanık olduk. Suriye yıkıma maruz kaldı batı basını görmedi, Filistin’de İsrail cinayetler işliyor, onları da görmüyor.

ABD’de de büyük şirketler medyayı satın aldı. Medya sermayeye bağlıdır. Dünya medyasının yüzde 90’ı ABD, Arap medyasının yüzde 90’ı da Suudi sermayesince yönetilmekte. İşte bu medya bizim değerlerimizi öldürüyor. İran’la nükleer anlaşma yapıldığı halde Foreign Policy dergisi ‘İran’la ilgili kuşkularımız sürüyor’ diye yazabiliyor.

Sadece medya değil, Think Tank’lar (Düşünce Kuruluşları) da bu medyayla birlikte çalışıyorlar. Suriye’ye yönelik saldırılar yedi büyük Think Tank tarafından planlandı. Artık kendi medyamızı oluşturmak zorundayız. Kalemi önce Müslümanlar kullandı ama şimdi başkalarının yazdıkları okuyoruz.

Buseyna Şaban da, Muallim gibi ama açıkça adını vererek
Türkiye’ye işbirliği çağrısında bulundu.
Türkiye artık eskisinden daha hazır işbirliği yapmaya.
Ateşle oynamanın ne kadar tehlikeli olduğunu görmeye başladı çünkü.

Divider Background

İRANLI AĞIRLIĞI



Konferansta İranlı konukların etkisi hissedilmeyecek gibi değildi. İslami Radyo Televizyon Birliği Genel Sekreteri Ali Kerimiyan ile İran-Arap Araştırmaları Merkezi çalışanı Necef Ali Meyrzai’nin Suriye medyasına yaptıkları açıklamalardan notlar aldım. Kerimiyan “radikal tekfirci terörün fikirsel uzantılarıyla mücadele etmek için bilimsel ve mantıklı bir yöntem geliştirmek gerektiğini dile getirerek bu tehlikeli fikrin yayılmasında düşman medya araçlarının büyük bir rol oynadığına dikkat çektiği açıklamasında uluslararası bir enformasyon cephesi oluşturulması çağrısında bulundu. Meyrzai ise yaşadığımız süreçte bölgede tanık olduğumuz katliam ile tahrip edici saldırılarının İslamiyet ile ilgili olumsuz hatta korkunç bir görüntü meydana getirdiğini belirterek batı dünyasının büyük enformasyon stratejisinin Müslümanları Müslümanlara kırdırtmayı amaçladığını vurguladı.

Fransız Gazeteci Thierry Meyssan da batı medyasının Suriye ile ilgili oynadığı olumsuz role işaret ederek geçtiğimiz haftaya kadar kimi batı devletlerinin terörü desteklemeyi sürdürdüğünü kaydetti. Meyssan Körfez Devletleri ile Türkiye’nin IŞİD’in yanı sıra diğer terör örgütlerini açıkça desteklediğine ancak bir hafta öncesinde İran ile 5+1 Grubu arasında nükleer dosyası ile ilgili anlaşmanın imzalanmasıyla ABD’nin resmi politikalarını değiştirme yönelimi gösterdiğini belirterek batının Suriye Arap Cumhuriyeti ile işbirliği yapması gerektiğini kavradığını ileri sürdü.

Meslektaşım Fehim Taştekin ile benden de görüş aldı Suriye medyası. Taştekin, Türkiyelilerin medyanın çarpıtmaları, bulanıklaştırma faaliyetleri nedeniyle ilk başlarda Suriye’de yaşanan olaylarla ilgili gerçeklerden haberdar olmadıklarına işaret ederek gerçeklerin kamuoyuna aktarılmasında medyanın önemli bir rolü bulunduğunu belirtti. Konferansa katılmasının Türkiyelilerin büyük çoğunluğunun hükümetin politikalarını onaylamadığının bir yansıması olduğuna dikkat çeken Taştekin, hükümetin Suriye ile ilgili yanlış politikaları sonucu Türkiye toplumunun parçalandığını kaydetti.

Ben de, Türkiye’nin, IŞİD terör örgütünü kendi kiralık askeri gibi gören bir dizi devletten biri olduğuna işaret ederek IŞİD’in bugün kendisine askeri ya da lojistik destek verenlerin elini ısırmaya başladığını belirttim. Suriye’nin, bölge devletleri tarafından desteklenen terörün kurbanı olduğuna değinerek, düzenlenen konferansın Suriye’nin terörle mücadele alanındaki iradesini yansıttığına dikkat çektim.

ÇOK AMA ÇOK NAİFLER



Taştekin ile birlikte Şam’a ayak bastığımız andan ayrıldığımız son saate kadar ondan fazla televizyon ile radyonun yanı sıra bir o kadar da gazetenin ilgi odağı olduk. Çok önemli biri olmadığımı anlatmak zorunda kaldım kaç kez. Ama Türkiye’den, Türkiye kamuoyundan gelecek her bilgiye çok çok önem veriyorlar. İlginin nedeni bu. Her fırsatta Türkiye halkının Suriye meselesinde hükümet gibi düşünmediğini açıkladık. Israrla, “madem desteklemiyor neden yeniden seçtiler” diye sordular. Bunun ekonomik olmak üzere birçok nedeni olduğunu, sadece Suriye ya da Ortadoğu üzerine bir seçim yapılsa halkın iktidarı düşüreceğini anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce.

Konferansa çok önem veriyorlar. Konferans sayesinde tüm dünyanın kendilerini daha iyi anlayacaklarını sanıyorlar. Biraz patavatsızlık edip, konuk olduğum televizyon programlarında bu konuda kendileri gibi düşünmediğimi söylemek zorunda kaldım. Gerçekten çok naif bir toplum Suriye toplumu. Devlet görevlisi, sivili fark etmiyor.

DEV BİR ARŞİV HAZIRLANIYOR



Enformasyon Bakanlığının Cumhurbaşkanı Beşşar el Esad’ın gözetimi altında Şam’daki Esad Kültür Sanat Merkezinde düzenlediği ‘Uluslararası Tekfirci Teröre Karşı Mücadele Medya Konferansı ikinci gününde de önemli konular ele alındı. İkinci günün birinci oturumu ‘Medyanın Saha ve Askeri Çalışmalardaki Önemi’ sloganı altında düzenlenmişti.

Oturumun ilk konuşmacısı Tümgeneral Usame Haddur’du. Genel olarak direniş eksenini, özel olarak da Suriye’yi hedef alan evrensel terör saldırısına karşı mücadeleci medyayı geliştirme açısından konferansın önemine dikkat çekti Haddur. Savaş Medyası Departmanının geçen süre içinde Arap ve yabancı bir dizi medya ekibine sıcak bölgelere girme fırsatı temin ettiğine dikkat çeken Haddur bu medya ekibi arasında Türk gazetecilerin de olduğunu söyleyince şaşırdım. Haberim olmamıştı çünkü.

Savaş Medyası Departmanının terör örgütlerinin
eylemleri ile sonuçlarına ilişkin dev bir arşiv hazırlandığını belirten Haddur
bu arşivin önümüzdeki süreç içinde gayet önemli bir kaynak oluşturacağını ifade etti.

Divider Background

Oturumda Lübnan Hizbullah’ının Medya Sorumlusu Hac Muhammed Afif’in sözleri de ilgimi çekti. Afif savaş medyasının psikolojik önemine dikkat çekerek bunun doğru şekilde kullanılmasının büyük bir önem taşıdığını vurguladı. Bence en çarpıcı ifadesi gazeteciler ile saha komutanları arasındaki ilişki konusundaki sözleriydi. Afif komutanların gizlilik fobisinden kurtulmaları gerektiği gibi basın bilgisi ile güvenlik ya da askeri bilgi arasındaki farkı net bir şekilde ayırt etmeleri gereğinin de altını çizdi. Yani, komutanlara medyaya söylenebilecekleri söyleme konusunda biraz esnek olmalarını öğütledi Afif.

DİRENİŞ MEDYASI



Daha önceki gün gelişlerimde tanışıp kendisiyle ilgili birçok haber yazdığım Enformasyon Bakanı Ümran el Zubi de konferansta konuştu. Bu bakanlık en az Dışişleri Bakanlığı kadar önemli. Suriye’nin dışa açık yüzü de denebilir. Zubi’in “direniş medyası” tanımı çok hoşuma gitti. Var böyle bir medya çünkü. Direniş medyasının büyük bir başarıyla düşman medyaya karşı koyduğunu ifade etti Zubi. Onu dinlerken Suriye Devlet Televizyonu’nun önündeki duvara, terör saldırısında ölen gazetecilerin asılmış resimleri geldi gözümün önüne. Yaşlı, genç, usta, acemi birçok gazeteci kurban gitti bu savaşta. Direniş medyasının soylu kayıplarıydı hepsi.

Daha önce de sözünü ettiğim Ali Kerimyan’ın Suriye’ye yönelik savaşın başlarında Suriye’nin çökeceğini iddia eden devletlerin büyük çoğunluğunun şu an kendisinin çöküş yaşadıklarını söylemesini de çok doğru buldum.

MEDYA TERİMLERİ ÇARPITTI



Gazeteci Mudar el Bekka medya terörünün ne tür sonuçlara yol açtığının en iyi örneklerden biri olan Irak’tan gelen bir konuşmacıydı. Düşman medyanın bölge halklarını hedef alan savaşta dezenformasyonda bulunduğunu ifade eden Bekka, bu medyanın kimi terimleri çarpıttığını gayet ne anlattı. Tekfirci, azılı katil cihatçılara ‘devrimciler’, ‘muhalifler’ dendiğini anlattı Bekka.

DERA’DAN GELECEK DEVRİM GELMEZ OLSUN



Muhaliflere “devrimci” denmesinden Suriyeli aydınlar da bir hayli rahatsız. Konuştuğum aydınlar, “Dera’dan gelecek devrim gelmez olsun” diyorlar. Dera, her ne kadar hükümetteki üç önemli bakanın doğum yeri de olsa, okuma yazma oranının en düşük olduğu kent olarak biliniyor. “Kızlarını okula göndermeyenler Suriye’ye ne devrimi getirecekler?” diyor çoğu aydın.

BU ŞAM DEKLARASYONU BAŞKA DEKLARASYON



Konferansta tüm bunlar konuşuldu. Bitiminde de bir deklarasyon yayınlandı. Adı Şam Deklarasyonu. Bunun çok ciddi bir anlamı var. Çünkü 2005 yılında, daha “Arap Baharı”nın işaretleri bile yokken, Suriyeli muhalif gruplar dağınık haldeki Suriye muhalefetini bir araya getirmek için aynı adla bir deklarasyon yayınlamışlardı. Deklarasyona; liberaller, Arap aşiretleri, işadamları, Kürtler, sivil toplum kuruluşlarından oluşan farklı muhalif gruplar imza atmıştı. Suriye işte kendi Şam Deklarasyonu ile bu deklarasyonu reddetmiş oldu.

BÖLGESEL VE EVRENSEL MÜCADELE



Enformasyon Bakanı Ümran el Zubi’nin katılımcılara okuduğu deklarasyonda tüm terör örgütlerinin devletler ile BM düzeyinde terör listelerine alınmaları gerektiği vurgulandı. Bu terör örgütlere karşı bölgesel, evrensel olarak örgütlü, ciddi bir mücadelenin yapılması gereğinin altı çizildiği deklarasyonda; ayrıca terör örgütlere herhangi bir şekilde destek verecek devletlerin kınanması gereği belirtildi. Teröre karşı mücadele eden devletlerin desteklenmesi gereğinin vurgulandığı deklarasyonda; krizlerinin de siyasi yollarla çözülmesini destekleme gereği belirtildi. Deklarasyonda terörü destekleyen, provoke eden medya araçlarının bu terörün bir parçası sayılması öneminin altı çizildi.


Askerler

Deklarasyonda Suriye Arap Cumhuriyetine karşı terör savaşının sürmesi gölgesinde tekfirci terör olgusunun birçok Batılı, Arap, İslam devletinde yayıldığına işaret edilerek, bu terörün muhtelif adlandırmalar altında örgütlendiği, hedefi ile yönteminin bir olduğu, finans, silah kaynaklarının da aynı olduğu vurgulandı.

Tekfirci terör örgütlerin dünya ülkeleri arasındaki siyasi anlaşmazlıkları, çelişkileri fırsat bilip, askeri, mali, insani kaynaklarını medya güçlerini büyüttüklerinin altının çizildiği deklarasyonda bu örgütlerin karanlık, dayatmacı hedeflerini aleni bir şekilde ifade etmeye başladıkları kaydedildi. Deklarasyonda tekfirci örgütlerin hedeflerine ulaşmada tüm semavi dinleri, insan haklarını, uluslararası kanunları ihlalleri teşkil eden yöntemlere de başvurdukları kaydedildi.

MEDYA ARAÇLARI DA TERÖRÜN PARÇASI



Deklarasyonda bu terör örgütlerinin başında IŞİD, El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi, Ahrar’uş Şam İslami Hareketi, Fetih Ordusu, Şam Cephesi, Eknaf beyt el Makdis, Müslüman Kardeşler ile başkalarının bulunduğuna dikkat çekildi.

Özellikle dini yada siyasi boyutlar taşıyan kimi medya araçlarının söz konusu tekfirci terör örgütleriyle tam bir işbirliği içinde olduklarına dikkat çekilen deklarasyonda, bu medya araçlarının terör örgütlerinin bir parçası olduğuna da vurgu yapıldı.

Deklarasyonda tekfirci terörün bölge halklarının yanında tüm dünya halklarına en büyük tehlikeyi teşkil ettiğinin altı çizilerek; bu tehlikeye karşı mücadelede işbirliği ve koordinasyonun önemine vurgu yapıldı.

FİLİSTİN: DEĞİŞMEYEN GÜNDEM



İçinde bulunduğu kriz durumuna rağmen, neredeyse milli politika haline getirdiği Filistin meselesinde geri atmamaya kararlı bir Suriye var yine. Bu deklarasyonda İsrail’in bir anlaşmazlık kaynağı olarak kalacağının belirtilmesi bunun kanıtı.

Deklarasyonda, şahıslar, kurumlar, hükümetler yada istihbarat örgütleri aracılığıyla yapılan finans eylemlerini takip etme sisteminin geliştirilmesi gerekliliğine vurgu yapılırken faillerin cezalandırılması, yürürlükteki ulusal ya da uluslararası kanunların tekfirci terörün kriminalize edilmesi, terör örgütleri, üyeleri ile destekçilerinin cezalandırılmasını sağlayacak uluslararası bir hukuk sistemi hazırlama yoluyla geliştirilmesinin önemine değinildi.

BEN DE GÖZLEMCİ OLDUM



Konferans katılımcıları, konferansta alınan kararları izleme komitesi oluşturulduğunu ilan ederek her türlü teröre karşı Şam merkezli uluslararası medya platformu kurma hazırlığında olduklarını açıkladı. Deklarasyonun hayata geçirilmesi konusunda oluşturulan çok katılımlı gözlemciler arasında ben de varım.

HİZBULLAH SURİYE’YE UYMAZ



Bu konuda açık fikirli olmam gerektiğini düşünüyorum. Şimdi stratejik ortak olmalarına bakarak Suriye ile Hizbullah’ın her konuda birlik içinde olduğunun düşünülmesi yanıltıcı olur. Çünkü Suriye, Hizbullah ile farklı ideolojik referanslara sahip. Hizbullah’ın dolayısıyla İran’ın Suriye içerisinde etkin olmalarına Suriye’nin izin vermesi düşünülemez bile. Çünkü Suriye, devletiyle de toplumuyla da son derece laik bir ülke. Suriye Şii düşüncesinden her anlamda çok uzak. Bu konuda İran’la da, Hizbullah’a da ilişkilerinde çok mesafeliler.

Konuştuğum Suriyeli aydınlar, ülkelerinin asla bir din devleti, toplumlarının da bir din toplumu olmayacağını, buna asla izin verilmeyeceğini söylüyorlar. Kadın toplumun her kesiminde çok etkili. Suriye ordusunda çok sayıda kadın asker tümgeneral rütbesinde. Ben tuğgeneral Hale Bilal ile tanıştım. Cephe gerisinde ya da kadınlara özgü kabul edilen işlerde görev yapıyor değil. Komuta kademesinde görev alan aktif bir asker Hale Bilal.

Dostum, meslektaşım, sıkı sosyalist Ahmed İbrahim,
Suriye’ye yönelik saldırıların arkasındaki İslamcıları tanımlarken
Bizim emek, üretim allahımız var.
Onlar ise Suriye’ye çölün allahını getirmek istiyorlar.
Buna izin vermeyeceğiz

diyor ve tüm aydınların ortak düşüncesini dile getiriyordu

Divider Background

Kürt meselesinde de görüşleri çok açık. Kürt özerk bölgesi için ne düşündüğünü sorduğumda İbrahim’in yanıtı netti: “Bunca insanı ülkemizin bir parçasını vermek için kaybetmedik. Bunu hiçbir güç Suriye’ye yaptıramaz”.

ERMENİLER “ESADCI”



Şam’da tanıştığım Ermeni gazeteci Sarkis Kasarcan’a Suriye Ermenilerin durumunu sordum. “Suriye’de Ermeniler hem yalnızca Ermeni oldukları için hem de Suriyeli oldukları için sorunlar yaşıyor” dedi öncelikle. “Her şehrin ne sorunu varsa Ermenilerin de sorunu aynı” deyişinden herkesin yakındığı konulardan başka özel bir sıkıntılarının olmadığı sonucunu çıkardım. Ama Türkiye sınırına yakın olan Ermenilerin de yoğun yaşadığı Kesap’tan söz ederken durum değişiyor Kasarcan’a göre. Kesap’a cihadçı grupların girerek Ermenilerin yerinden yurdundan edilmesinden Türkiye’yi sorumlu tutuyor. “Cihadçıların Kesap’a girmesi Türk hükümetinin siyasi kararıdır” diyor.

Ermenilerin çoğu bulundukları bölgelerden Şam’a gelmişler güvenli olduğu için. Ülkenin iki büyük Ermeni kenti İdlib’deki Yaubiye ile Lazkiye’deki Gınemiye’de artık hiç Ermeni kalmamış. Buna Türkiye’ye bağlı grupların yol açtığını söylüyor Kasarcan. Bu gruplar arasında özellikle Halep’te etkili olan Sultan Murad ya da Sultan Selim gibi isimler taşıyanlar da varmış. “Halep, Osmanlı rüyasının ideal kenti” diyor Kasarcan.

Ermenilerin tutumunu şu sözlerle açıklıyor: “Ermenilerin militanları yok, savaşçı grupları yok. Ermeniler de her Suriyeli gibi askere gidiyor, vatan görevi neyse onu yerine getiriyorlar. Alternatifi kanlı bir İslamcı radikalizm olduğu için Ermeniler kesin olarak Esad’cıdırlar”.

SON DURUM NE?



Ordunun son dönemlerde üst üste mevzi kazandığı muhalif gruplarca da kabul ediliyor. Ancak savaş çok uzadı, ülkenin mali kaynakları henüz tükenmedi ama ordu yorgun da sayılır. Ben oradayken Başkan Esad, ordudan kaçanlar ile terör gruplarına katılanlar için bir af daha çıkardı.

Hiçbir ülkenin kolay dayanamayacağı olağanüstü zorluklar yaşıyor Suriye. Ama buna rağmen hayata sıkı sıkıya bağlı bir toplum. Eğlence yerleri açık. Her türlü olumsuzluğa hemen adapte olan bir toplum özelliği gösteriyor Suriyeliler. Halkın orduyla bağı çok sıkı. Askerlere büyük sempati var.

Bu krizi aşacaklarına inanıyorlar. “Mutlaka bitecek, ülkemiz huzur bulacak” diyorlar. Arkamda, tüm Arap coğrafyasının, İslam dünyasının “siyaset başkenti Şam”dan kazanacaklarına inanmış direnen bir halk bırakarak ayrılıyorum. Yine Lübnan üzerinden.

Haber: Mustafa K. ERDEMOL
31 Temmuz 2015