• MÜLTECİ KAMPLARINDAN
    İNSANLIK MANZARALARI

    Biz temkinlilerin suratına çarpması gereken gerçekliğin peşinde…

    Yiğit Günay

    Slider Background

Iason Athanasiadis, İstanbul’da yaşayan bir fotomuhabir. Fakat aylardır İstanbul’a pek uğrayamıyor. Şimdiye dek BBC, Newsweek, The Guardian gibi çok sayıda yayında yazı ve fotoğrafları yayımlanmış olan Athanasiadis, bir süredir Birleşmiş Milletler’in İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA) bünyesinde çalışıyor. Athanasiadis’le son çalışma bölgesi olan Kuzey Irak’taki mülteci kamplarını konuştuk.

Yiğit Günay

Iason, uzun süredir çatışma bölgelerinde çalışan bir fotomuhabir olarak, belki de artık “tüm bu olan bitenler, hep birbirinin aynısı” hissiyatına kapılmış olabileceğini tahmin ediyorum: ayrımcılık, ırkçı/dinci/mezhepçi nefret, batı müdahalesi, yabancı destekli aşırılıkçılar, dışarıdan akıtılan paralar vs… Öte yandan, her bir öyküyü derinlemesine kavramaya çalıştığında, her biri kendine özgü kimi anlarla, anlamlarla beynine kazınıyor olmalı. Kuzey Irak kamplarındaki yaşamın, düşüncelerini en çok kurcalayan boyutu nedir?

Iason Athanasiadis

Evet, hepsi aynı tema, fakat bazen “aynı”nın ne büyük farklılıkları olabiliyor!

Muhabirlik yaparken, ister geniş Ortadoğu’nun parçası olan ülkelerde gezdiğim ister İstanbul veya Atina’da evde olduğum zamanlarda tanık olduğum, kötü insan davranışlarının ortak özellikleri, kamplarda tanık olduğum, hep beraber paylaştığımız insanlığın unutulmaz anılarıyla örtüşüyor. Sanıyorum insanlar ancak baskı altında gerçek doğalarını ortaya koyuyor: doğaları iyi olsa da, kötü olsa da… Eve gidip sırtınızı yaslayacağınız birkaç yastığınız olduğunda, paranın satın alabileceği kişisel alanın da etkisiyle, iyi bir insan olmak, ya da en azından toplumda kabul gören biri olmak kolay.

Süleymaniye’deki Arbat Kampı’nda bir çalışan,
döşek, battaniye, yiyecek ve kışlık giysi bulunan
yardım dağıtım alanının girişinde duruyor.


OCHA/Iason Athanasiadis
Divider Background

Öyküler aynı sonla bitiyordu: Kafalarında birer kurşun, yerde yatan bedenler.

Bu kamplarda kişisel alan diye bir şey yok. Yakın zamana kadar orta sınıfa mensup olan ve kişisel arabaları, müstakil evleri ve geniş aile bağlarına sahip insanlar birdenbire kendilerini açıkta buluyor. Çırılçıplak. Irak gibi, kadınların toplum içinde görülmesinin ender olduğu muhafazakar ülkelerde bunun etkisi daha da büyük. Aileler birbirinden koparılmış durumda. Çünkü, örneğin, IŞİD’e karşı savaşan Kürt yönetimi, Kürt olmayanların, özellikle de Sünni Arapların yarı-özerk bölgeye girişini zora koşuyor. Dolayısıyla, diyelim ki Musullu zengin bir Sünni Arap için birdenbire mülteci durumuna düşmek şoke edici bir olay. Bazıları öyle alel acele ayrılmış ki, koşamayan veya arabaya sığmayan yaşlı akrabalarını bile geride bırakmış. IŞİD tarafından öldürülmek için fazla yaşlı ve zararsız olduklarını düşünmüşler – ne infazların temel hedefi olan erkekler ne de köle olarak alınıp satılan genç kadınlar sonuçta. Ama bu senaryoya uygun olarak tanık olduğum iki örnekte öykü, anlatıcının veya komşularının olaylar dindikten sonra geriye dönüp, büyükanne veya büyükbabayı kafalarında birer kurşun, yerde yatarken bulmalarıyla sonlanıyordu.



Ufak çocuk, umumi musluktan su doldurmaya giden
akrabasının bacağına sarılıyor.


OCHA/Iason Athanasiadis
Divider Background

Sonuçta, ilk saldırıyı atlattınız ve kendinizi berbat bir çadırda, üzerinizde BM damgalı battaniyeyle ucuz köpüklerden yapılmış bir döşekte uyurken buldunuz. Herkesin içinde, umumi tuvaletlerde yıkanıyorsunuz ve duş almayı hayal bile edemiyorsınız. Yazın her taraf toz içinde, kışınsa bu toz çamura dönüşüyor – kendini giysilere, çadırların bezlerine, deriye yapışmış bok rengi bir şekilde gösteren bir çamur bu. Ne çamaşırhane ne çamaşır makinesi var, dolayısıyla ter kokusu kronik bir hal alıyor. Bunun üzerine çamur ve kum taneleri de eklendiğinde, o otantik mülteci görünümüne bürünüyorsunuz. Hep orta mesafeye dalmış, devasa psikolojik travmanın ve zorlu yaşam koşullarının çelikleştirdiği sert bakışları da eklediğinizde, görünüm tamamlanıyor. Ve 2014 yılındayız.

Arapça konuşabildiğim için, sürekli kamplardaki insanlarla konuşuyorum. Kampların dar sokaklarında gezinip, ne kadar empati kurarlarsa kursunlar kendilerinin olamayacak bir gerçekliğin anlarını yakalamaya çalışan yabancı fotoğrafçıya kıyasla bu travmaya kişisel olarak ben de daha fazla maruz kalıyorum. Birbirini takip eden sersemletici ve mide bulandırıcı sekanslarda trajik gerçeklikle sürekli burun buruna geliyorsunuz. Örneğin, daha dün, bir saatlik bir zaman diliminde, her biri başlı başına devasa bir insanlık trajedisi olabilecek örnekler fotoğrafladım – komşu çadırda daha da umutsuz bir vakayla karşılaşarak.

İlkinde, oğlu ırsi bir hastalıktan dolayı çok güçsüz bacak kasları yüzünden ayakta duramayan genç bir adam vardı. Adam memleketinden kaçmıştı çünkü kendisi ve iki kardeşi Amerikalılar için çalışıyordu. Kasaba şimdi IŞİD’in elindeydi ve ellerinde işbirlikçilerin listesi vardı.

* Yusuf’a yardım etmeyi düşünenlere telefon numarası verebilirim. Babası, Yusuf’u tüm hasta Iraklıların dilinden düşmeyen Türk hastanelerinden birine yatırmayı ne kadar isteyeceğinden bana bahsetti.

Ardından bir sonraki çadırda, bir adam oğlunu, Yusuf’u göstermek için beni çadırına soktu. Görüntü dehşet vericiydi. Yusuf’un anüsü tıkalıydı ve kolostomiye ihtiyacı vardı. Dışkısını yapamadığı için, soya bazlı bir süt çeşiti dışında hiçbir şey tüketemiyordu – babasının da bunu alacak parası yoktu. Üstüne üstlük, görme yetisi azalmıştı ve kulağında, ameliyatla alınması gereken bir deri parçası büyümüştü. Şimdiye kadar dört ameliyat geçirmişti ve hayatta kalması için üç ameliyata daha ihtiyaç duyuyordu. Ama ameliyat para demek, o da yok. Babasının elinden gelen, standart kalitede döşekler, battaniyeler ve her yanından hava alan bir çadır sağlamak olmuş – bunların ağırlıkları altında ezilerek kampta taşıdığı sırada babayı fotoğrafladım.*

Çadırdan çıkıp, çiseleyen yağmurdan dolayı ıslanmış kampa döndüm. O sabahtan beri 10 saattir durmaksızın yağmur yağıyordu. O gece, sıcak otel odamda kuru ve rahat şekilde, pencereden hâlâ yağan yağmuru izledim. Damlalar su birikintilerine çarpıyor, sular etrafa sıçrarken miktar giderek artıyordu. Yusuf’un o geceyi nasıl geçiriyor olduğunu düşünmedim dahi, çünkü çok suçluluk duyacaktım. Bazen bazı şeylerle, çok mantıklı düşüncelere sürüklenmekten kendimizi alıkoyarak başa çıkarız. Sanıyorum buna represyon deniyor ve bizi, belli olayların tetikleyebileceği muhtemel olumsuz duygulardan koruyor.

Dohuk’taki kampta bir anne, hasta çocuğunu yatırıyor.


OCHA/Iason Athanasiadis
Divider Background


Yiğit Günay

İşlerinde sürekli tekrar eden bir tema, çocuklar – biliyorum ki bunu yalnızca o çocukların görüntüleri vasıtasıyla okura ileteceğin mesajın gücünü önemseyerek değil, ama senin, kişi olarak, fotomuhabir olarak Iason’un o çocuklardan aldığı mesajın gücü nedeniyle yapıyorsun. Her gün onlarla konuşmak sana nasıl hissettiriyor? Seni o çocuklara çeken ne?

Iason Athanasiadis

Çocukların çarpıtma yetisi yetişkinlere göre çok daha az gelişmiş ve sorularınız karşısında hemen yardım istemek yerine dürüst yanıtlar vermeye daha yatkınlar.

Benim sunabildiğim tek yardım öykülerini belgelemek ve yayımlamak, buna İngilizce’de “aftermath journalism” (sonuç gazeteciliği, olayın akıbetinin ardından yapılan habercilik) deniyor. Çünkü haber akışı bir kez sıradaki öyküye geçtiğinde, dünün krizi yüzünden yerlerinden edilmiş ve parçalanmış hayatlar nazikçe bir kenara çekilmiyor! Hâlâ oradalar.

Bu insanlar, başlarındaki badire CNN tarafından haber yapıldıktan sonra da yardıma muhtaçlar. Canlarını kurtarmış olmanın o ilk iç rahatlaması, yerini karanlık bir gelecek kederine bırakıyor ve bu da sıklıkla depresyona, hatta intihar girişimlerine yol açıyor.

Çocuklar da buna istisna değil. Fakat, bizim “masumiyet” olarak tarif ettiğimiz ancak gerçekte zihinsel uyumsuzluk da olabilecek durumları, onları, içinde bulundukları koşulların gerçekten ne kadar berbat olduğunu düşünmekten alıkoyuyor. Yaşadıkları travmaya dair etkileyici sezgiler paylaşabiliyorlar. Yakın geçmişlerinin, hiç fikri olmayan sizin suratınıza aniden çarpmasını sağlayan ayrıntılar sunabiliyorlar.

4 yaşındaki Aws, BM Gıda Programı yardım sırasında babasıyla bekliyor.
“Musul Bahşika’danım. Kocaman tarlamız vardı, bekçi köpeklerimizle oynardım.
IŞİD gelince acele kaçtık. Komşular evimizi dağıttıklarını, köpekleri bile öldürdüklerini söyledi.
Şimdi günlerimi burada kiraladığımız apartmanda iPad’imle geçiriyorum.
Mahalledeki çocuklarla oynamaya gitmiyorum çünkü Kürtçe bilmiyorum.
Yalnızım.”


OCHA/Iason Athanasiadis
Divider Background


Yiğit Günay

4 yaşındaki Aws’ın öyküsünü anımsıyorum. Önce evdeyken arkadaşlık ettiği bekçi köpeklerinin IŞİD’ciler tarafından öldürülmesine nasıl içinin yandığını anlatıyor, sonra da Kürtçe konuşamadığı için kampta hiç arkadaş bulamadığından yakınıyordu. Irak toplumunda yıllardır süregiden etnik parçalanmanın kamplardaki yansıması nasıl?

Iason Athanasiadis

Irak Kürtleri’nin devlet olmalarına ramak kaldı, dolayısıyla milliyetçi bir duygu seline kapılmış durumdalar. Maalesef, şimdiki ve geçmiş baskıcıların dili olarak gördükleri ikinci dilleri Arapça’yı gururla kullanmayı reddederlerken, kendilerine ve gelecekteki devletlerine büyük zarar verdiklerinin farkında değiller.

Bugün yalnızca yaşlı Kürtler ve sayıları giderek azalan, birden fazla etnik grubun bir arada yaşadığı kasabalarda büyümüş olanlar Arapça konuşuyor. Gençler yalnızca Kürtçe konuşuyor, 30’lu yaşlarında olanlarınsa pasif bir Arapça bilgisi var: Söyleneni anlıyorlar, ama yanıt vermek için yeterince gramer ve kelime bilgisine sahip değiller.

Irak tablosunun bütününe bakıldığında, bu kültürel bir soykırım. Irak toplumu, çok yakın zamana kadar bölgenin en canlı toplumlarından biriydi. Dünyanın üç tektanrılı dininin, Sabiiler ve Maniler gibi birçok kolunun çıktığı bu topraklarda Sünni ve Ezidi Kürtler Hıristiyan Araplarla, Sünniler ve Şiilerle, Türkmenler ve Şabaklarla bir arada yaşıyordu.

Şimdi tüm bunlar, IŞİD’in savaş makinesi tarafından eziliyor. Tarihçi Tom Holland, olan biteni “İslam Devleti tarihin en büyük kaynaşma örneğini yok ediyor” diye tarif ediyor.

Bir kadın, kucağında bebeği,
Dicle Nehri üzerinden Suriye Kürdistanı’na (Rojava) doğru bakıyor.
“45 gündür buradayız, su var, kamplardan iyidir diye geldik.
Ama su nehrin suyu, çocuklar hastalanmaya başladı.”


OCHA/Iason Athanasiadis
Divider Background

Mülteci kampları Irak toplumunun nasıl işleyemez hale geldiğinin bir mikrokozmosu – mezhepler ve etnisiteler şeklinde bölünmüş olmaları şaşırtıcı değil. Arap Sünniler şurada, Ezidiler öte tarafta, Şabaklar tepenin ardında... Pek az kaynaşıyorlar. Koca koca köyler Kürdistan çamuruna kurulmuş birkaç çadıra sıkıştırılmaya çalışılıyor ve muhtar ve şeyhler tarafından yönetiliyor – en azından kendilerine ve ailelerine Erbil ve Duhok’ta otel odası kiralayamamış olanlar için durum böyle. Hıristiyanlar bir kiliseler ve uluslararası sivil toplum kuruluşları ağı yaratmış durumda. Bu ağ sayesinde Hıristiyanlar büyük oranda kamplar dışında ağırlanıyor.

Dolayısıyla, dünyanın en kadim ve karmaşık topraklarından birinin gözlerimin önünde harap olmasına tanık oluyorum. Çok üzülüyorum, midem bulanıyor. Bölgemiz sistemli şekilde, bir bencillik ve vahşiliğin damga vurduğu bir sefahat partisi içinde kendi kendini, onu kendisi yapan, güçlü ve kültürel olarak ayrıksı yapan değerleri yiyip bitiriyor.

Milyonlarca eğitimsiz, becerisiz ve tekdilli insan, ki bunlar Müslüman Arap coğrafyasının büyük toplumsal felaketinin ürünleri, mezbahadaymış gibi birbirlerini kesiyor. Kamplar da genelde savaşabilecek yaştaki erkeklerden yoksun, zira bunların çoğu ya milis kurmakla ya savaşmakla meşgul. Bir sonraki kurban olacak kuşağı görüyorsunuz, çadırların arkasına saklanıyor, ellerindeki hayali otomatik tüfekleri sallıyor ve tüyü bitmemiş arkadaşlarına kurşun yağdırıyorlar.

Duhok’ta yarım kalmış bir gökdelen inşaatında döşekler.
Bina yazın mültecilere ev sahipliği yapıyordu
fakat soğuk kış rüzgarlarının gelmesiyle birlikte terk edildi.


OCHA/Iason Athanasiadis



Yiğit Günay



Fotoğraflarında, kuşkusuz, yüz ifadeleri çok güçlü, çok etkili. Fakat beni en çok sarsan fotoğraf, bir inşaatın boş katında üç boş “yatak” gördüğümüz fotoğraf oldu. Arkaplanda şehri görüyoruz – apaçık bir zıtlık. Fakat, insan düşünmeye başlayınca şunu soruyor: Bunlar, biri sürgün diğeri vatan, birbirinden tamamen bağımsız iki apayrı dünya mı, yoksa derinde bir yerlerde birbirlerine sıkı sıkıya bağlılar mı? Mülteci kamplarındaki sorun, arkaplandaki “Irak toplumunun gündelik yaşantısı”na bakmadan anlaşılabilir mi?

Iason Athanasiadis

Petrol zengini Kürdistan, IŞİD Irak’taki taarruzuna başlamadan önce ekonomik büyüme yaşıyordu. Çokuluslu şirketlerin “egemen” devletler üzerindeki gücünün etkileyici bir örneği olarak, IŞİD’in ilerleyişi Erbil’de derhal durduruldu fakat Kobani’de durdurulmadı çünkü sayısız uluslararası inşaat ve petrol şirketinin orada yatırımları yoktu.

İtalyan mermeriyle döşenip Dubai tarzı teras manzarasına sahip olması planlanan lüks otel ve rezidansların yarım kalmış inşaatlarının iskeletlerinde terk edilmiş beşikler sallanıyor hâlâ.

Ama geri gelen şirketler olmadı, mülteciler geldi. Erbil’de Aynkava diye bir mahalle var. Eskiden Hıristiyan köyüymüş ama son yıllarda sermayenin yayılmasıyla birlikte, Irak gerçekliğinden kaçan Iraklılara ve yabancılara hitap eden otellerle, restoranlarla, barlarla ve Batı tarzı kafelerle dolu bir yer haline gelmiş. Aynkava’ya son gelenler, çoğu Musul’un kadim Hıristiyan cemaati mensubu evinden edilmiş insanlar oldu. Şimdi ironik biçimde, zırhlı arabalarında gezen Batılı yardım örgütü çalışanları ve birkaç yıl önce köy evlerinin olduğu kargacık burgacık sokaklardaki evlere 1000 dolar kira vermeye gücü yeten zengin Iraklılarla iç içe yaşıyorlar.

Erbil’in dışındaki Baharka Kampı’nda bir baba, iki çocuğunu taşıyor.


OCHA/Iason Athanasiadis
Divider Background


Yiğit Günay

Türkiyeliler için de çok tanıdık ve manidar bir manzara bu… Iason, fotoğraflarına dönelim. Fotoğraflarında sık sık kendini gösteren bir başka tema, ayaklar. Ayaklar, insanın sınıfsal kökenini ve ekonomik durumunu en hızlı açık eden organlar. Öte yandan, ayakları ilgi çekici bulmanın, senin üzerine epey kalem oynattığını bildiğim bir başka konuyla da bağlantılı olabileceğini düşünüyorum: Ortadoğu insanlarının çağlardır süregiden göç halinde olma durumu ve bunun kültürel sonuçları – burası, insanın sürekli yolda olduğu ve çoğunlukla o yolun hiçbir yere varmadığı coğrafya. Niye ayaklara bu kadar odaklanıyorsun?

Iason Athanasiadis

Ayakları çekmek üzere objektifi uzattığım andan nefret ediyorum, çünkü fotoğrafı çekilenler, bunun ne anlama geldiğini bal gibi biliyorlar. Bu, onların gerçekliğinin zalimce fakat kasıtsız bir hatırlatması. Ve fotoğrafa bakan açısından, zorlu koşullarda ayakta kalanların yaşamlarına dair çok güçlü bir görsel ipucu. Ayakkabılar da ilginç – ama bazen çıplak ayakla yürümeyi seçenler de çok şey anlatıyor: Bir mülteci kampında, bu, “aslında pek uzak bir yere gitmiyoruz”un üstü kapalı biçimde kabullenilmesi anlamına geliyor.

Süleymaniye’deki Arbat Kampı’nda iki çocuk,
tel örgülerin ardından yardım dağıtım alanını izliyor.


OCHA/Iason Athanasiadis
Divider Background

Peki biz temkinliler ne olacağız?

Yiğit Günay

Büyük tabloya baktığında ne görüyorsun? Bitirirken söylemek istediğin şeyler var mı?

Iason Athanasiadis

Kamplarda geçen bu aylar boyunca, her yeri etkileyen küresel bir kalkışma zamanında yaşadığımız düşüncesini beynimden silip atamıyorum. Ve bu kalkışma yayılıyor – on yıl önce Irak ve Afganistan’da kaynayan kazan bugün tüm Ortadoğu’a, Doğu Akdeniz’e, Kuzey Afrika’ya ve son olarak Orta Avrupa’ya doğru genişledi. Kargaşa bizim kuşağımıza damga vuran şey. Doğduğum Yunanistan da, beş yıldır süren ekonomik krizin yarattığı kayganlıkla benzer bir kriz yaşıyor.

Kamplarda tanık olduğum sahneler peşimi bırakmıyor. Özellikle de, düne kadar orta sınıf, eğitimli, görece müreffeh ve orta sınıfın tüm hal ve davranışlarını takınmayı sürdüren insanları çamur içinde, kepaze halde görmenin şoku çok büyük. Mutlak bir kaybın ne denli kolay yaşanabileceğinin çarpıcı bir hatırlatması bu. Onların başına gelebiliyorsa, senin benim başımıza da gelebilir.

Ayrıca, birer kefaret yeri olarak kamplara tanık olmuş olarak, maddi kayıp riski daha az gözümü korkutuyor. Bu insanların, ancak daha güçlü çıkabilecekleri fiziksel ve ruhsal bir sınava tabi olduklarını görebiliyorum. Peki biz temkinliler ne olacağız?

Yiğit Günay
21 Kasım 2014