Lenin'in Çağrısı Hala Kulaklarımızda

Bin dokuz yüz on yedi
ikinciteşrin yedi...
Yumuşak ve derin
sesiyle Lenin:
"Dün erkendi, yarın geç
zaman tamam bugün" dedi..
...
Nâzım Hikmet

Tarih 6 Kasım 1917, yani devrime saatler kalmış durumda. Lenin'den Merkez Komite üyelerine giden mektupta şu ifadeler yer alıyordu:

"Yoldaşlar! Bu satırları 24 Ekim akşamı yazıyorum. Durum son derece kritik. Şimdi ayaklanmayı herhangi bir şekilde geciktirmenin gerçekten ölüm anlamına geleceği gün gibi ortada...

Tarih, bugün muzaffer olabilecekken (ve kesinlikle muzaffer olacakken) yarın birçok şeyi yitirme, evet hatta her şeyi yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak devrimcilerin geç kalmasını affetmeyecektir. Bugün iktidarı ele geçirirsek, onu Sovyetlere karşı değil, onlar için ele geçirmiş olacağız. İktidarın ele geçirilmesi ayaklanma meselesidir; politik hedefi iktidarı ele geçirdikten sonra açıklık kazanacaktır...

Hükümet yalpalıyor. Son darbe indirilmelidir, ne pahasına olursa olsun! Eylemin gecikmesi ölümdür."

Bu çağrı, yılların mücadele deneyiminden süzülerek gelen bir son vuruş çağrısıydı. Devrim için her şeyini ortaya koyan Bolşeviklerin ve öncüsüyle buluşan işçi sınıfının zaferi, Lenin'in söylediği gibi artık kesindi! Bolşevikler tarihi bir anda, tarihi bir hamleyle cenneti yeryüzüne indiriyordu artık. Eşit, özgür bir toplumun, sömürünün olmadığı bir düzenin hayal olduğunu söyleyenlere büyük bir tokadın adı oldu Ekim!

Sömürünün olmadığı, aydınlığın hayatın her alanına yayıldığı, gericiliğin kurutulduğu, kadının eşit ve özgür olduğu bir düzeni insanlığa sundu Ekim.

Bu büyük çağrının, işçi sınıfının bu görkemli zaferinin üzerinden şimdi 100 yıl geçti. Geçen 100 yılın sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği şimdilik tarih sahnesinden bir adım geriye atmış da olsa, Lenin'in çağrısı hala kulaklarımızda:

Saflarımızı sıklaştıralım, proleterya muzaffer olmak zorunda!

Çağımız emperyalizm ve sosyalist devrimler çağıdır. 1917’de böyleydi, şimdi de Lenin bu çağın değeri hiç azalmayacak referans noktasıdır.

PORTRELER -1

Kimdir Vladimir İlyiç Lenin?

Kemal Okuyan

Lenin hep söylendiği gibi bir ittifaklar ustasıdır; siyasal bir insan olmaya karar verdiği erken yaşlardan 1917 Ekim Devrimi’ne önderlik eden partinin lideri oluncaya kadar ve sonrasında ilk sosyalist ülkenin kuruluşuna büyük bir enerjiyle kalkışırken hangi güçlerle yakınlaşacağını, işbirliği yapacağını kestirebilen, bu açıdan cesur adımlar atabilen bir ihtilalcidir. Ancak Lenin’in ittifaklar ustalığı ittifak meraklısı olmasından ya da başka güçlerin dümen suyunda gitme alışkanlığından değil, devrimi arayışındandır. Lenin’de hep ileriye doğru atılım isteği, devrimci bir perspektife sıkı sıkı sarılma ve o perspektifin çıkarlarının inatla savunulması söz konusudur.

Lenin derinlikli biridir, kitap kurdudur, çok farklı alanlardaki literatüre hakimdir ama bundan yararlanır, bunu pazarlamaz. Fazla basitleştirmeye, sadeleştirmeye gelmeyecek başlıklara girdiği birkaç çalışması dışında Lenin “anlaşılır” bir yazardır. Kendisi için yazmamıştır, bazen yoldaşları için, bazen kızdığı dostları için, bazen zararlı gördüklerini rezil etmek için ama çokça emekçiler için kaleme sarılmıştır. Lenin’de teori ve pratik diye iki farklı düzlem bulunmamaktadır, Lenin yazarken pratisyen, iktidarın alınmasının teknik ayrıntılarını gözden geçirirken kuramcıdır.

Lenin acımasız bir siyasetçidir, dili çok keskindir, karşısına aldıklarına karşı çok hoyrattır, bazen dostlarını kıracak kadar tahammülsüzleştiği olmuştur, antikomünizmin ona zorba etiketi yapıştırmasını kolaylaştırmak için sanki bilerek malzeme hazırlamıştır. Ama Lenin’in asıl öfkesi, yıkmak istediği düzenedir. Yakından bakıldığında “insan Lenin” fazlasıyla duyarlı biridir ve insanlığın yaşadığı ağır trajediye tahammül edememekte, tahammül ederek bu dünyada yaşanamayacağına inanmaktadır. Tarihte ve bugün birçok devrimci ne için mücadele edildiğini unutmuş, mücadelenin kendisine tutkun hale gelmişlerdir. Bu tür devrimcilerden hiçbir şey çıkmaz, dahası zararlıdırlar. Lenin ise kapitalizmden nefret konusunda kimsenin eline su dökemeyeceği biridir; siyasi varlığını bu belirlemiştir ve hele hele 1914’te ortalığı dört yıl boyunca yakan Birinci Dünya Savaşı’nı gözledikten sonra bir an önce insan eliyle yaratılan bu cehennemin yıkılmasına odaklanmıştır.

Lenin ilkelerin insanıydı ama hayatın akışının zorunlu kıldığı hızlı manevraları hakkıyla yapabilme yeteneğine de sahipti. 1917 yılında bu yeteneği gün gün, hatta saat saat kullanmasaydı, yoldaşlarını zaman zaman karşısına alarak keskin hamleleri göze almasaydı, bugün Ekim Devrimi’nin 100. yılını kutlamamız mümkün olmayacaktı. Siyaset tarihinde bu kadar hızlı hareket edip, bu kadar çabuk yeni açılım geliştirebilen ama aynı zamanda bu kadar tutarlı bir başka kişi yoktur. Lenin’in siyaseti senfoniktir; orada büyük bir iç zenginlik, zaman zaman karmaşa vardır ama bütün bunlar uyum içinde gelişmekte, devinmektedir.

Lenin eşsiz bir örgütçüdür, siyasal aklı gelişkin birçok kişinin düştüğü tuzaktan uzak durmuş ve siyasal becerilerine esir olmamıştır. Siyasetten örgüte giden trafiği tersine çevirmiş ve bütün siyasal açılımlarını örgütsel bir merkeze dayandırmıştır. Yüzyılın başında “bize bir gazete gerek” derken en az o gazetede savunulacaklar kadar yurt dışında basılacak bir gazeteyi geniş Rus coğrafyasında işçilere ulaştıracak organizasyondan da heyecanlanmıştır. 1917’de işçi sınıfını iktidara taşıyan muazzam örgütlenmenin kökeninde işte o gazete dağıtıcıları vardır. “Bu gazeteyi dağıtamayacaksak, Çar’ı nasıl devireceğiz” diye soran Lenin, bir büyük örgütçüdür.

Çağımız emperyalizm ve sosyalist devrimler çağıdır. 1917’de böyleydi, şimdi de… Lenin bu çağın değeri hiç azalmayacak referans noktasıdır. Emperyalizm kavramını o bulmamış, emperyalizm teorisini sadece o geliştirmemiştir ama emperyalizmin işçi sınıfı hareketi açısından ne anlama geldiğini ve emperyalizme nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini ilk açıklığa kavuşturan Lenin’dir. Bu yanıt 1917 Ekim Devrimi’dir ve insanlık emperyalizme yeni yanıtlar verecekse -ki verecektir, Lenin’den öğrenmeye devam edilmelidir.

Lenin
Lenin


Lenin
O dönem (30’lu yıllar) hakkında ne derlerse desinler, o zamanki atmosferi, düzeni belirleyen şey korku, baskı ve terör değildi. Aksine, uzun yıllardan beri ilk kez kendilerini hayatın efendileri olarak hisseden, ülkeleri, partileriyle samimi olarak gurur duyan, yöneticilerine derin bir inanç besleyen halk kitlelerinin devrimci coşkusunun güçlü dalgasıydı.
Stalin ve Hruşçov hakkında, V. Litov, Yazılama Yayınevi, Sf/30

PORTRELER -2

Stalin’in Affedilmez Günahı

Volkan Algan

Stalin’in aklımıza gelen ve tarihe mal olmuş tüm isimlerden daha fazla ayrıştırıcı ve saflaştırıcı bir etkiye sahip olmasının sırrı nedir? Stalin konusuna başlarken üzerinde en fazla durulması gereken nokta burası.

Öyle bir isim düşünün ki, ona dair bilerek ya da bilmeyerek sahip olduğunuz fikir, sizin siyasi yelpazedeki pozisyonunuzun koordinatlarını neredeyse tam olarak versin. Buna toplamda bir tavır anlamına gelmeyen ortalamacı yorumları da katıyoruz. Stalin’in bu sadeleştirici gücüne bugün her şeyden fazla ihtiyaç duyduğumuz aşikar. Diğer taraftan tarihteki bu türden isimler üzerine yapılan tartışmaların eskisi kadar “teorik” öneminin kalmadığının da farkındayım. Ancak buna sevinmek mi gerekiyor emin olmamak lazım; düşünce dünyasının 2. Savaş sonrası liberal dizaynındaki katılığın çözüldüğünü sanmıyorum. Bazı tartışmaların önemsizleşmesi, işçi sınıfının dünya çapında kaybettiği mevziiyle ilgili. Üstelik bugün çok ilgisiz görünenlerin bile dönüp dolaşıp varacağı, söz söylemek zorunda kalacağı tarihi sabitler var ve o sabitlerden birisi, belki de birincisidir Stalin.

Burjuva ideologlarının dışlamak ve hatta şeytanlaştırmak zorunda kaldığı, aksini hiç denemedikleri tek isimdir Stalin. Yine sormak zorundayız, neden? “Her şeyin” sorumlusu olarak Stalin’i göstermek konusunda burjuvazinin öyle büyük bir ısrarı oldu ki, bu uğurda Lenin’i bile kabullenmekte ya da makul görmekte bir sakınca görmemişler diyebiliriz. En azından Lenin’in Stalin kadar lanetlenmediğini biliyoruz. Burada sorun Lenin’de değil elbette; biraz kurnazca bir taktik, biraz da Lenin’in erken ölümü...

Tarihçi Carr Sovyetlerde tasfiye edilenlerle tasfiye edenler arasında “hülyaya bağlı kalanlar” ve “gerçekçiler” ayrımı yapıyor. Carr’ın bu ayrımı neden ve nasıl kullandığından bağımsız buranın başlangıç noktası olarak bize bir ipucu verdiğini kabul edebiliriz. Çünkü kimileri hülyaya bağlı kalırken, kimileri onu her şeye rağmen gerçek kılmaya çalışacaklar. Sadece hülyaya bağlı kalmaksa, onu “her şeye rağmen” gerçek kılacak yolu bulamadığınızda ya sizi ya hülyayı bozacaktır. Nitekim öyle de olmuştur.

Lenin dünyanın ilk sosyalist devriminin tartışmasız önderi, adını “izm” ekiyle Marksizm’e ekletecek teorik katkıyı yapmış bir isim. Lenin devrimin stratejisine dair somut yanıtları verdiği için Lenin olmuş, dünyanın ilk işçi devleti onun gösterdiği yoldan gidilerek kurulmuştur. Ancak Lenin’de sosyalist kuruluşun somut sorunlarına dair yanıtlar ayrıntılı olarak yer almaz. Bunu beklemek zaten mümkün değil. Çünkü bu bir “karşılaşma” biraz da amprisizm’e muhtaç bir konudur. Lenin kuruluşla ilgili karşılaştığı somutluklarda da yetkin olacağını daha en başta NEP gibi bir uygulamaya cesaret etmesiyle göstermiştir. Buraya dair bir soru(muz) yok. Ama kuruluşun gerçek mimarı Stalin’dir, onun kadrolarıdır. Dünyada 70 yıla yakın süren bir işçi devleti var olduysa onun attığı temeller sayesinde olmuştur ve bu miras ancak bu kadar süre içinde tüketilebilmiştir. Sorun mirasta değil, mirasyedilerdedir.

Diğer taraftan bir konuya geçerken dikkat çekmemiz gerekiyor. NEP adımının, Moskova Mahkemelerine uzanan yolun başı ve parti içi sağ-sol muhalefeti taraflaştıran başlıca konu olduğunu söylersek, Lenin’in erken ölümü olmasa SSCB’de Stalin’in omuzlarına yıkılan tablo çok mu farklı olurdu sorusu akıllara geliyor. Tüm sorumluluğun Stalin’e yüklendiği tasfiye dalgasının sınıfsal zemini okumak nedense akıllara pek gelmiyor. NEP’e başlanırken “soldan” saldıran Trotskiy muhalefetinin önce küçük burjuva bir hayalciliğe-bozgunculuğa, oradan emperyalizmin oyuncağına dönüşmesi; ve NEP’e son verilirken muhalefet eden Buharin kanadının sağcılaşması ve adeta köylü kulakların çıkarlarını savunur noktaya düşmesi bir vakadır ve son derece sınıfsal bir tartışmadır. Bu isimlerin devrimde oynadıkları rolle, gelinen noktada düştükleri pozisyonu birbirinden ayırmak zorundayız. Bu işler ne şakaya gelir ne de hatır gönül dinler.

Partide öyle ya da böyle kuruluşun ardından bir tasfiye dalgasının yaşanacağını söylemek bugünden bakınca fazla kestirmecilik sayılmamalı. Elbette tasfiye edilenlere, hele ki anlı şanlı Bolşevikleri düşününce, kabul edilemeyecek yakıştırmalar yapmak niyetinde değiliz. Ancak pratiğiniz sizi objektif olarak bir noktaya taşır ve bu her zaman sizin niyet ettiğiniz nokta olmayabilir.

İşte Stalin burada sapmayan, boşluğu dolduran, hülyayı gerçek kılan isimdir. Önce Trotskiy tarafından sağcılıkla, sonra Buharin tarafından solculukla suçlanmıştır. Oysa o açık ki gerekeni yapmıştır. Burjuvazinin bunca yıldır affedemediği günah da burada başlıyor.

Marx denince teori, Lenin denince taktik, Stalin denince irade akla geliyor. Birisi başlangıç, diğeri savaş, sonuncusu kuruluştur. Buradaki zinciri bir yerinden koparmak bence mümkün değildir. Bunun denendiği her yerde geriye başlangıca kadar giden bir tartışmanın kapıları açılmıştır.

İrade’nin Stalin’de ve kuruluşta ayrı bir anlam ve önem kazandığı açık olmakla birlikte sadece Stalin’in kişiliğiyle açıklanabilecek bir olgudan söz etmiyoruz. Bu notu düşmek zorunda hissediyorum çünkü sonradan her türden liberal ideoloğun “tarihin yanlış coğrafyada zorlanması” ya da zorbalıkla eş tutuldu Bolşevik irade. Sovyetlerin giderek yozlaşmasına ve sonunda çözülmesine giden sürece bilimsel kılıf bulmaya meraklı burjuvazinin akademik gevezeleri “irade” konusunu özellikle deştiler ve deşmeye devam ediyorlar. Özetle olmayacak duaya amin diyorlardı, en çok da Stalin diyordu, çok zorluyordu, o yüzden bu işler böyle sarpa sarmıştı. Oysa açık ki Stalin zamanında oldurulan işler, beceriksiz ellerde batırılmıştı. Niye böyle oldu, Stalin’in bunda payı var mıydı ayrı tartışma, gerçekten ayrı; önce hakkı teslim etmek, atılan adımların gayet beceriklice atıldığını kabul etmek, “olabildiğinin” dosta düşmana gösterildiğini anlamak lazım.

Diğer taraftan insan iradesiyle ilgili tartışma ne Stalin’e ne de sadece Bolşeviklere sıkıştırılabilir. Bu tartışmanın kökleri Rus düşüncesinde çok eskilere kadar gidiyor ve “fazla deterministik” “soğuk” ve “bilimsel” bulunan Avrupa felsefe geleneğinde eleştirilen en önemli noktalardan biri olarak öne çıkıyor. Rusça’da “Volya” kelimesinin hem özgürlük hem de irade anlamında kullanılması bir tesadüf değil.

Burada Marx öncesinden bahsediyoruz. Marx’ın çıkışı Avrupa düşünce geleneğinde bu konuda niteliksel bir sıçrama anlamına geliyor ve insan iradesine “teorik” bir zemin kazandırıyor. Teorik zeminin Rusya’da kendini gerçekleştirmesinin bu ülkenin maddi koşulları kadar, bu koşulların ortaya çıkardığı ve irade tartışmasını devralmış ülkenin aydın geleneğinin de payı var. Rus devrimi başlı başına “teoriye aykırı” ya da “Kapital’e karşı” değil miydi hem. İrade konusunu bir kere hafife aldığınızda, ya da bilimsellik adına yolunda gitmeyen şeylere gerekçe olarak sunduğunuzda geriye devrim adına pek az şey kalacağından emin olabiliriz.

Dolayısıyla bu gelenek Rus devrimini hem seven hem de üstüne titreyen Stalin’le devam etmiştir; kendi devrimi beğenmeyen ve kazanılan mevziiyi küçümseyenlerle değil! Stalin’in nasıl iktidara geçtiğine dair komplo teorileri üretmeye gerek yok. O kendi devrimini ve Rus işçisinin attığı devasa adımı önemsemiştir. Her şey burada başlıyor.

“Kadrolar her şeyi çözer” sözü kadar Stalin’i ve kuruluşu anlatan pek az ifade bulunur. Devrim süreci belli koşulları gözetmeyi daha fazla mı hak eder, emin değilim; ama iktidar bir kez alındıktan sonra tarihin çarkının sonuna kadar ve her şey pahasına zorlanmasından daha meşru bir uğraş olamaz. Stalin sonuna kadar meşrudur.

Emekçiler tarihte Stalin ve onun kadrolarının Sovyetler Birliğinde olduğu kadar büyük ilerlemeyi ve o özgüveni bir daha hiç kazanmadılar. İktidarda olduğu yıllar boyunca yapılanlar, sosyalizmin nasıl bir şey olduğunu işçi sınıfı tarihine kazımıştır. Stalin hülyayı yeryüzünde yaşanır ve görünür kıldığı için burjuvazi için affedilmez bir suçludur ve o nedenle her zaman kötülenmek zorundadır. Stalin konusu masaya geldiğinde buradan başlamadan varılacak her noktanın sorunlu olacağına emin olabiliriz.

Lenin


Lenin


Lenin


Lenin


Lenin
Çağımız emperyalizm ve sosyalist devrimler çağıdır. 1917’de böyleydi, şimdi de… Lenin bu çağın değeri hiç azalmayacak referans noktasıdır.

PORTRELER -3

Trotskiy Haklı Mı Çıktı?

Özgür Şen

Devrimin 100. yıldönümünde Ekim’i konuşurken Trotskiy’yi atlamak olmaz. Çünkü Trotskiy’nin devrimdeki izi silinemez. Sonrasında ayrılan yollar ayrı bir hikayedir. Üstelik yolların ayrılması bir anda da olmamıştır.

Bu ayrılığın Ekim Devrimi’nin öncesine dayanan kökleri inkar edilemez. Ama bunlar da Trotskiy’nin Ekim’de bıraktığı izin önemini azaltmaz.

1917 Eylülü’nde Bolşevik Parti’nin Merkez Komitesi’nde süren tartışmada Lenin’in mektuplarını yakmayı düşünen üyelere karşın Lenin’in yanında pozisyon alan Trotskiy devrimin en ateşli günlerinde, ihtilalci bir ruh taşıdığını göstermiştir.

Trotskiy’nin o günlerde doğruda durması, Bolşeviklerin arasında olmamasına, olayları dışarıdan izleyebilmesine bağlanır genelde. Bir noktadan sonra önemsizdir. Trotskiy, Lenin’le birlikte devrimin çağrısına kulak vermiştir ve tarihsel açıdan en önemlisi budur.

1917 ve takip eden birkaç yıl Trotskiy’nin hayatının da belki en yürekli yıllarıdır. Lenin, Trotskiy ve ayaklanma çağrısını benimseyenlerin yürekli olması Merkez Komite’de silahlı ayaklanmanın vakitsiz olduğunu düşünen devrimcilerin korkak olduğu anlamına gelmez. Yıllarını Çarlığa karşı mücadeleyle geçirmiş bolşevik liderleri kimse böyle itham edemez. Ama siyasi durumu doğru okuyamadıklarını, buna karşın Trotskiy’nin Lenin’le birlikte siyasi açıdan en isabetli noktada durduğunu söylemekle kimseye haksızlık yapmış olmayız.

Trotskiy, o günlerde doğru taraftadır. Hayatının her döneminde doğruda durmuş mudur peki? Ne yazık ki hayır...

Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içindeki taraflaşmanın billurlaştığı ilk andan itibaren Lenin’i de şaşırtan bir kararla kendi deyimiyle hiziplerden bağımsız bir hat tutturmuştur. Lenin’i şaşırtmıştır çünkü eski tüfeklere bayrak açmaya hazırlanan Lenin, bu yetenekli kalemi ve çalışkan örgütçüyü kendi tarafında olacağını düşünerek liderlik mekanizmasının içine dahil etmeyi planlamaktadır. Tartışma ve ayrışma yalnızca örgüte dair değildir. Zaten dünya komünist hareketinin tarihinde yalnızca örgüte dair bir tartışma var mıdır? Trotskiy’nin pozisyonu da sadece örgütsel değil siyasidir de... Bu siyasi ayrımların hepsi Ekim Devrimi’ni takip eden günlerde tekrar tekrar karşımıza çıkacaktır. Bu ayrımın Ekim Devrimi’nin arifesinde Lenin ve Trotskiy’nin karşılıklı olarak birbirlerinin devrim ve örgüt hakkındaki fikirlerini benimsemesiyle geçici bir süre ortadan kalktığını düşünenler de yanılıyor. Trotskiy’nin örgüt fikrinin Lenin’inkiyle 1917 sonrasında uyuştuğu fikrini ise bizzat Trotskiy’nin kendi örgütlü pratiği göstermektedir.

Trotskiy’nin sürekli devrim tezi ise kendi ifade ettiği şekliyle hiç durmayan bir devrimin teorizasyonudur. Aşaması olmayan, ulusal sınırlara takılmayan, hiç durmayan bir devrim... Lenin’in devrim formülasyonu bundan farklıdır.

Ne Lenin, ne de Stalin dünya devrimi fikrini reddetmiştir. Sorun başka yerdedir. Dahası, dünya devrimi fikrinin Trotskiy’ye mal edilmesi en başta Marx’a haksızlık olacaktır. Sınırsız ve sınıfsız bir dünya hayaline, tüm gezegene yayılmış komünist bir toplum hedefine somut bir içerik kazandıran ilk teorisyen Marx’tır ve onun sadık takipçilerinden hiçbirisi Marx’ın komünizm anlayışının doğal ve ayrılmaz bir parçası olan dünya devrimi fikrini reddetmemiştir. Trotskiy’nin dünya devrimi anlayışı eldeki devrimci kazanımları yok saydıkça, dünya devrimine giden yol tanımsızlaştıkça, işçi sınıfının gezegeni fethederken ayağını hangi somut zemine basacağı belirsizleştikçe devrimcilikten uzağa düşecektir. Lenin’le esas fark bu uzaklaşma esnasında açığa çıkar.

Ekim Devrimi’nin en sıcak günlerinde silahlı ayaklanmanın planlanmasına liderlik ederken, iç savaşta karşı devrimci güçlerle savaşmak için Kızıl Ordu’yu yeniden yapılandırırken Trotskiy ne kadar hülyalı bir adamsa, adım adım sosyalizmi kuran Sovyet liderliğine dudak bükerken, anayurdu azgınlaşan emperyalizmin faşist ordularına karşı savunmaya hazırlanan partinin adımlarını acımasızca eleştirirken o hülyalardan uzak düşmüştür.

O gün, rüya da, hülya da, hedef de Ekim Devrimi’nin somut çıktısı Sovyetler Birliği’dir. Ekim’in ülkesinde rüyalar gerçektir artık. Kimse hayal görmemektedir, işçi sınıfı iktidardadır. Dünya devrimine giden yol Sovyetler Birliği’ni güçlendirmekten, onu emperyalizm ve faşizme karşı savunmaktan geçmektedir. Marksizmin tüm cephaneliğini haksız ve çoğu zaman yanlış bir şekilde Sovyet iktidarına karşı kullanmaktan değil...

Trotskiy tarihimizin öfkeli karakterlerinden birisidir. Bu öfke burjuvaziye karşı duyulduğunda şairanedir. Trotskiy’nin muhalefete düşmesinden sonra ve hatta yurtdışında sürgünde yaşarken dahi burjuvaziye duyduğu nefret ve işçi sınıfına duyduğu güveninin azaldığına dair bir işaret yoktur. Bu sonsuz öfkenin, kendisinin de hayali olan dünya devrimine giden yolda Sovyetler Birliği’nin varlığının ve yaptıklarının önemini kavrayamayan bir siyasi akılda açığa çıkması ise talihsizliktir. Bu öfke ne yazık ki oldukça kısa bir süre, işçi sınıfının dünya çapındaki somut çıkarları için işlevli olmuştur. İşlevli olduğu anda ise karşımızda Ekim Devrimi’nin Trotskiy’si vardır.

Trotskiy’nin takipçileri ise elbette ayrı bir hikayedir. Takipçilerinin her yaptığından kendisinin sorumlu tutulamayacağı doğrudur. Ancak pek çok takipçisinin teorik ve siyasi konumlanışının köklerini Trotskiy’de bulmak mümkündür. Bu konuda Trotskiy o kadar günahsız bir adam değildir. Ekim Devrimi’nin liderlerinden birisinin takipçilerinin, bu devrimi yenilgiye uğratmak için üstlendikleri rolle tarihe geçmiş olmaları sadece talihsizlikle, kişisel yıldızların barışmaması gibi faktörlerle açıklanamaz. Tüm hayatı boyunca haklı çıktığını söylemeyi pek seven Trotskiy’nin sosyalizmin yenilgisini görseydi yine haklı çıktığını söyleyecekti belki. Ama çoğu zaman olduğu gibi yine yanılacaktı.

Sosyalizmin yenilgisi, hiçbir şeyi göstermediyse, dünya devrimine giden yolda, teker teker ülkelerdeki iktidarların ne kadar önemsenmesi gerektiğini, bu iktidarların varlığında sınıflar mücadelesinin nasıl devam ettiğini ve proletarya diktatörlüğünün geçici değil uzun, çok uzun zaman kalıcı bir form olduğunu gösterdi bize.

Sovyetler Birliği çözülünce Trotskiy haklı çıkmadı. Ekim’in liderlerinden Trotskiy kuruluş tartışmalarında haksızdı...

Lenin